ANTİK DÖNEM
Antik dönemde, Boğaz'ın iki yakasında uzanan kıyı şeridi
sık ormanla kaplıydı. Eğer buralarda bir zamanlar patikalar ya
da yollar mevcutsa bile bunlar çok dar ve elverişsiz
olmalıdırlar. Ulaşım muhtemelen kayıklarla, sallarla
yapılıyordu. İç bölgelerde var olduğu düşünülen yerleşim
birimleri hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bugünkü
Beşiktaş'ın en güney noktasını Dolmabahçe Sarayı oluşturur.
Burası adından da anlaşıldığı gibi, Osmanlı Döneminde denizin
doldurulmasıyla elde edilmiş bir alandır. Bizantion'lu
Dionisios'un Pentekontorikon adıyla andığı bir yer vardır ki (
Dionisios'a göre burada Pentekontoros'lar (elli kürekli gemi)
demirlerdi. Dolmabahçe'nin eskiden koy olduğu düşünülürse,
Pentekontorikon mevkii burası olabilir. Dionisios'a göre
Peııtekontorikon'uıı yakınında "İskitli'nin Köyü" diye anılan
bir yerleşim yeri vardı. Tauros (boğa) adıyla anılan bu
İskit'li, İskit ülkesinden (bugünkü Ukrayna) kalkıp, Girit
Kralı Minos'un karıs Pasifae'yi baştan çıkarmaya giderken,
burada konaklamıştır. Dionisios'un bu öyküsü açıkça Yunan
mitolojisindeki bir efsanenin daha akılcı bir versiyonudur. Bu
efsaneye göre deniz tanrısı Poseidon, Girit Kralı Minos'a
kurban edilmek üzere beyaz bir boğa gönderir. Kralın kurban
etmek yerine boğayı beslediğini görünce de ceza olarak karısı
Pasifae'nin boğaya âşık olmasını sağlar ve bu birleşmeden yarı
hayvan yarı insan mitolojik bir canavar olan Minotaurus
(Minos'un Boğası) doğar.Dionisios'a göre bu köyün kuzeyinde İasonion adlı bir başka
yer vardı. Apollo adına yapılmış bir sunak bulunan bu yere
adını veren İason, efsaneye göre Teselya'daki İolkos kralı
Aison'un oğludur. Karadeniz'deki efsanevi Altın Postu
getirmesi koşuluyla, babasının tahtını geri almak üzere
Pelias'tan söz alan İason, Altın Postu bulmaya giden
Argonotlar'ın lideri olarak çıktığı sefer sırasında Beşiktaş
bölgesinde demirlemişti. Uzun süre İasonion denen yerin
Beşiktaş olmadığını düşündüren bir kaynak vardır. 1200 yılında
Konstantinopolis'i ziyaret eden Rus hacısı Novgorodlu Antoniy,
bu civarda Maçukov adlı bir manastırı ziyaretinden bahseder.
Bu manastırda kemikleri saklanan Aziz İason, aradaki binlerce
yıla rağmen İason'un son izdüşümü olmalıdır. Gerçekten de
Ortodoks kilisesinde İason adını taşıyan birkaç aziz
kaydedilir.Fakat bunların hepsi de görece önemsiz azizlerdi ve
hiçbirinin Konstantinopolis'e ve civarına gömüldüğüne dair
bilgi yoktur. Antoniy'den önce ya da sonra hiçbir Bizans
kaynağında geçmeyen Slav kökenli Maçukov adının bugünkü Maçka
semtinde yaşaması oldukça dikkat çekicidir. Dionisios'un ve
Novgorodlu Antoniy'in verdiği bilgilere dayanarak, İasonion'un
Maçka'nın altındaki kıyı şeridi olduğu, Dionisios'un Arheion
diye zikrettiği yerin de Beşiktaş olduğu kabul edilirse,
yazarın Rodos'tan Bizantion'a gelen gemilerin, İasonion ile
Arheion arasında demir attığı yer olarak tanımladığı "Rodion
Periboloi", günümüz araştırmacıları tarafından kabul edildiği
gibi Çırağan Sarayı'nın bulunduğu mevki değil, daha güneyde
bir yer olmalıdır. Anaplus Bosporu'ya göre, Arheion kuzeye
doğru, tepeler ve bunların arasında akan bir ırmakla
betimlenir. Bölgedeki dikkate değer tek akarsuyun Ihlamur
Deresi olduğu düşünülürse, Arheion gerçekten de Beşiktaş
olmalıdır. Roma döneminde Ihlamur Deresi oldukça geniş bir
akarsu idi ve kaynaklara göre üzerinde bir köprü vardı.
Dionisios Arheion adını, Tasos kentinden gelerek burada bir
kent kurmaya kalkışan, fakat egemenliklerinin tehlikeye
düşmesinden korkan Halkedon (Kadıköy) halkı tarafından
püskürtülen Yunanlı Arheias'a dayandırır. Dionisios'un
Beşiktaş civarında sözünü ettiği diğer bir yapı da denize
bakan bir tepe üzerinde yükselen "Denizin İhtiyar Adamı" adına
inşa edildiği söylenen bir tapınaktır. Bundan sonra tespit
edilebilen mevki bugünkü Arnavutköy'deki Bythias körfezidir.
Bundan anlaşıldığına göre söz konusu tapınak ya bugün Yıldız
Sarayı'nın bulunduğu tepede, ya da Ortaköy sırtlarında, bugün
Boğaz Köprüsü'nün bağlandığı yerde idi. Dionisios'un Parabolos
ve Kalamos adıyla zikrettiği iki kıyı şeridi ise Kuruçeşme
olmalıdır. Bythias'tan sonra, Tanrıların Anası adına yapılmış
bir tapınağın bulunduğu Hestiai (bugünkü Akıntı Burnu) gelir.
Son olarak da Artemis'e adanmış bir tapınağın bulunduğu Helai
(bugünkü Bebek) zikredilir. Görüleceği gibi Bizantion'lu
Dionisios'un Beşiktaş ve civarı hakkında yaptığı tanımlamalar,
yörenin Roma dönemine ilişkin ilginç ve etkileyici bilgiler
içermektedir. Fakat yazarın zikrettiği yapı ve yer
isimlerinden Helai dışındakilere (ortaçağa kadar Bebek yöresi
için Helai adı kullanılmıştır) Bizans dönemi metinlerinde bir
daha rastlanmaması dikkat çekicidir. BİZANS DÖNEMİ
Bizans döneminde (4. yy-15. yy) günümüzün Beşiktaş'ının
kıyıları şu üç önemli yapıyla tanınırdı: "Auaplus"ta (akıntıya
karşı) buluııan Ayios Mihael Kilisesi, imparatorların yazlık
ikametgâhı olan Ayios Mamas'ı saray kompleksi ve Fokas
Manastırı. Bunları dan Ayios Mihael Kilisesi
Konstantinopoilis'in kurucusu olan I. Constantinus (305-337)
döneminde inşa edilmişti ve Hıristiyan hacıların ziyaret
ettiği çok ünlü bir hac merkeziydi. Metinlerde
Konstantinopolis'ten uzaklığı 35 stadia (yaklaşık 6300 m)
olarak zikredildiğine göre Kuruçeşme ve Arnavutköy'de
olmalıdır. Kilise, I. İustinianos döneminde ( 527-565 )
onarıldı ve Küçük Ayasofya Camii'ninkine benzeyen sekizgen
kubbesiyle, 10. yy'a kadar varlığını sürdürdü. Ihlamur
Deresi'nin üzerindeki köprünün yakınlarında olduğu düşünülen
Ayios Mamas kompleksi, bir saray, bir hipodrom, bir liman ve
denize açılan yarı daire şeklindeki revaktan oluşuyordu. Mamas
Sarayı V. Konstantinos'un (741-775) iktidarının ilk
yıllarında, tahtı ele geçirmek üzere ayaklanan komutan
Artavasdos'un saldırılarını göğüslemek üzere karargâh haline
getirilmişti. Daha sonraları, VI. Konstantinos (780-797) ve
annesi imparatoriçe Eirene (797-802) tarafından kullanıldı.
792'de tahtı gasp etmek amacıyla ayaklanan amca Nikeforos'un
gözlerine burada mil çekildi, kardeşlerinin dilleri burada
kesildi. Konstantinos, annesinin muhalefetine rağmen ikinci
karısı Teodote ile burada evlendi, 797'de anne Eirene'nin
kendisini tahttan indirme girişimlerini burada öğrendi,
Anadolu'ya kaçmaya çalıştı, fakat yakalanarak
Konstantinopolis'te kör edildi. VI. Konstantinos'un tahttan
indirilmesi dolayısıyla ilk kez kaynaklarda açıkça yer alan
Ayios Mamas Hipodromu muhtemelen sarayla birlikte 5. yy'da
inşa edilmişti. 813'te liderleri Krum yönetiminde
Konstantinopolis'in banliyölerini talan etmeye gelen Bulgar
akıncıları Mamas Hipodromu'nu da yağmalamış, buradaki aslan,
ayı ve muhtemelen daha önce sözü edilen ejderha ile aynı şey
olan deniz canavarı heykelini de götürmüşlerdi.Bu son heykel
daha önceleri Konstantinopolis'teki Konstantinos Forumu'nu
süsleyen, bilinmeyen bir tarihte "Ayios Mamas bölgesine"
götürüldüğü rivayet edilen ve yedi heykelden oluşan bir grubun
parçası olan üç siren (yarı kadın yarı hayvan efsanevi deniz
yaratığı) ya da deniz atı heykelinden biri olmalıdır. Hipodrom, 813 felaketinden sonra ayakta kalmış ya da
sonraki bir tarihte onarım görmüştür, çünkü sarayın ve
hipodromun imparator III. Mihael (842-867) tarafından sık sık
ziyaret edildiği bilinmektedir. Mihael'in halefi I. Basileios
döneminde (867-886) yaşayan ve görünüşe göre Mihael'e ve yaşam
tarzına düşmanca bir tavır takınan tarihçilere bakılırsa,
Mihael burayı çok sevdiği spor olan araba yarışları için
kullanıyordu. Hatta o dönemde, imparatorluğu sık sık tehdit
eden Arap akınlarını haber vermek üzere kurulan, Toroslardan
Konstantinopolis'e kadar uzanan alarm sisteminin, hipodrom
faaliyetleri sırasında bundan rahatsız olan Mihael tarafından
iptal ettirildiği rivayet edilir. Nitekim Mihael yine bir
yarış sonrasında içki yüzünden sızmış haldeyken, Basileios'un
adamlarınca (bazı kaynaklara göre bizzat Basileios tarafından)
aynı yerde, Ayios Mamas Sarayı'nda öldürülmüştü. Ortaçağda
Beşiktaş'ı tanınır kılan üçüncü önemli eser olan Fokas
Manastırı ise orijinalinde, 832-842 yılları arasında
Konstantinopolis Patriği olan VII. İoannes Grammatikos'ıın
kardeşi Arsavir'in sarayıydı. Arsavir düşmanları tarafından bu
sarayda büyücülük faaliyetleri yürüttüğü gerekçesiyle
suçlandıktan sonra mülk bir saray memuru tarafından satın
alınmış ve manastıra dönüştürülmüştü. Manastırın kilisesi, I.
Basileios döneminde inşa edildi. Yeri tam olarak tespit
edilememekle beraber, Ortaköy'de halen mevcut olan modern
Ayios Fokas Kilisesi'nin yerinde olduğu iddia edilirken,
Cristoforo Buondelmoııti'nin meşhur haritasında açık biçimde
Diplokionion'un hemen güneyinde, yani Beşiktaş'ta gösterilir.
Beşiktaş mahallesi, 1453'e kadar Bizans kontrolünde kaldı.
Şehrin fethi sırasında Osmanlı donanması kuşatma boyunca
tarafsız Ceneviz şehri Pera'dan (Karaköy) Diplokionion'a kadar
sahilde demirlemiş, donanmanın bir bölümü, Bizans'ın Haliç'e
gerdiği zinciri aşmak üzere, Dolmabahçe önlerinden kızaklara
yüklenmişti. OSMANLI DÖNEMİ
Beşiktaş bir yerleşim yeri kimliğini Osmanlı döneminde
kazanmıştır. Bizans dönemi boyunca Boğaziçi özellikle
Karadeniz'den gelen yağmacıların akınlarına uğramış, bunların
yarattığı tahribat ve saldıkları korku surdışı yerleşmelerin
gelişmesini engellemiştir. Beşiktaş'ın Osmanlı döneminde bir
yerleşim yeri kimliği kazanması Karadeniz'in geniş ölçüde
Osmanlı Devleti'nin denetimi altına girmesi sâyesinde
olmuştur. Boğaziçi'nde yerleşmeyi etkileyen bir başka unsur da
iklim koşullarıdır. Özellikle kıyı kesiminin sert kuzeyli ve
güneyli hava akımlarına açık oluşu ve denizin yarattığı nem
kıyı boyu yapılarının çok korunaklı olmasını gerektirir. Bu
ise pahalı inşaat demektir. Osmanlılar ise ucuzluğu, kolay
yapılması ve kolay yenilenebilmesi gibi nedenlerle daha çok
ahşap yapıları tercih etmişlerdir. Bu tür yapıların kıyılarda
ancak yazlık yerleşmeye elvermesi Boğaziçi'nin 20. yy'a kadar
uzanan tarihi boyunca yalı denen özgün bir mimarî türün ortaya
çıkmasına yol açmıştır. Asıl yerleşmeler ise sert hava
akımlarından daha az etkilenen koylarda, vadilerde, tepelerin
güneye bakan yamaçlarında olmuştur. Beşiktaş'ın gelişmesi de
bu doğrultudadır. Beşiktaş Boğaziçi kıyılarında gelişen ilk
yerleşme yeri olmuştur. Galata ile Beşiktaş arasında kalan
Fındıklı ise 16. yy'da gelişmeye başlamıştır. Kıyı kesimi ise
II. Bayezid döneminde (1481-1512) kaptan-ı deryâların
verilmiş, daha sonra Beşiktaş Bahçesi olarak anılacak
Dolmabahçe'den Hayreddin İskelesi'ne kadar uzanan bu alanda
(bugünkü Dolmabahçe Sarayı'nın kapsadığı alandır) kaptan-ı
deryâlar için bir yalı yaptırılmıştı. Beşiktaş kıyısı 16.
yy'da da bu özelliğini sürdürecek Barbaros Hayreddin Paşa,
Sinan Paşa ve Kılıç Ali Paşa gibi kaptan-ı deryâlar
Beşiktaş'ta kalıcı izler bırakacaktır. Beşiktaş kıyıları I.
Ahmed döneminden ( 1603-1617) başlayarak hanedana geçecek ve
hasbahçeler olarak düzenlenip sahil saraylarla donatılacaktır.
16. yy'da Osmanlı hanedanın Beşiktaş'la ilgisinin ilk eseri
olarak I. Süleyman (Kanunî) (hd. 1520-1566) Beşiktaş Bahçesi
arkasındaki tepede bir yazlık saray yaptırmıştı. Süleyman
Sarayı olarak anılan bu yapının daha sonra inşa edilen
Bayıldım Kasrı'nın yerinde olduğu tahmin edilebilir. Uzun bir
süre Süleymaniye Mahallesi olarak bilinen bu çevrede günümüze
ulaşmayan bir mescit de Süleymaniye Mescidi adını
taşımaktaydı. Sarayın önünden sahile kadar uzanan alan Kale
Bahçesi olarak anılmakta ve kıyıdaki Sultan İskelesi ile son
bulmaktaydı.Düzlük kesimde de bir cirit meydanı yer almaktaydı ki 19.
yy'a kadar bu özelliğini korumuştur. Yunan tarihçi Skarlatos
Bizantios ( 1798-1878) Dolmabahçe'den Beşiktaş İskelesi'ne
kadar uzanan kıyının Barbaros Hayreddin Paşa (ö. 1546)
tarafından Akdeniz adalarından topladığı 16.000 kadar savaş
tutsağını çalıştırarak doldurulduğunu ve rıhtım olarak
düzenletildiğini belirtir. 15. yy sonlarında oluşmaya başlayan
bir gelenek de donanmanın Beşiktaş önlerinde demirlemesiydi.
Her yıl kış aylarında Haliç'de yenilenen ya da donatılan
gemiler mayıs ayında sefere çıkmadan önce Beşiktaş önlerine
gelir, buradan kaptan-ı deryâyı alarak Sarayburnu kıyısındaki
Yalı Köşkü'nde bekleyen padişahı selâmlayıp Ege Denizi'ne
açılırdı. Eylül-ekim aylarındaki dönüşte de donanma gene
Beşiktaş önlerinde demir atardı. Beşiktaş'ın kaptan-ı
deıyâların semti olmasının bir sonucu da burada bıraktıkları
eserlerdir. Önce Barbaros Hayreddin Paşa Mimar Sinan'a bir
cami, medrese ve darülkurra ile 1541 tarihli türbesini
yaptırmıştır. Bu yapılardan türbe dışında hiçbiri günümüze
ulaşmamıştır. Ardından ünlü veziriazam Rüstem Paşa'nın kardeşi
Kaptan-ı Deryâ Sinan Paşa (ö. 1554) gene Mimar Sinan'a cami,
medrese ve çifte hamamdan oluşan bir külliye inşa ettirmişti.
Bu yapılardan hamam dışındakiler günümüze ulaşmıştır. 16.
yy'ın son büyük denizcisi Kılıç Ali Paşa (ö. 1587)
Tophane'deki asıl külliyesinin yanı sıra Mimar Sinan'a
Çırağan'da bir cami ile bir sübyan mektebi yaptırmıştı. Bu
yapılar da günümüze ulaşmamıştır. Beşiktaş İskelesi'nin
ardındaki meydan da 16. yy'dan başlayarak Rumeli-Anadolu
arasında işleyen kervanların durağı, aynı zamanda Anadolu'dan
gelip Rumeli'den seferlere katılan eyalet askerlerinin geçit
yeriydi. 19. yy'a kadar Deve Meydanı adını taşıyan bu yerde
olduğu sanılan bir de kervansaray vardı. Yalnız Evliya
Çelebi'nin sözünü ettiği ve İstanbul'daki tek kervansaray olma
özelliğini taşıyan bu yapının Sinan Paşa Külliyesi'nin bir
parçası olduğu da ileri sürülmüştür. 17. yy'da Beşiktaş'ın
çehresinin hayli değişmeye başladığı görülür. I. Ahmed
döneminde ( 1603-1617) Dolmabahçe koyu doldurtulmuş, Kaptan-ı
Deryâ (1591-1595, 1598-1603) Cağalazade Yusuf Paşa'nın
oturduğu Cağalazade Yalısı yıktırılarak Beşiktaş Sarayı'nın
ilk yapıları inşa edilmiştir. Bu dönemden başlayarak üç yüz
yıllık bir süreçte Beşiktaş kıyıları hanedan üyelerine ait
birbiri ardınca yapılan, yenilenen onlarca sarayla
donatılmıştır.Bu sarayların hepsi yazlık saraylardı ve ilkbaharda
yayımlanan göç fermanıyla taşınılır, sonbahardaki fermanla da
kışlık saraylara dönülürdü. Sarayla ilişkili kişilerin ve
Osmanlı üst tabakasında seçkin bir yeri olan ilmiye sınıfı
mensuplarının da Beşiktaş'a rağbet ettiklerini görüyoruz.
Bunlardan kalıcı bir örnek yaptırdığı cami çevresinde bir
mahalle oluşan ünlü Dârüssaade Ağası Abbas Ağa'dır. Bir başka
önemli örnek de seçkin bir tarikat olan Mevlevilik'in Galata
ve Yenikapı'dan sonra İstanbul'daki üçüncü dergâhlarını
1622'de bugünkü Çırağan Sarayı'nın yerinde kurmalarıdır.
Beşiktaş 17. yy'da Abbasağa ve Vişnezâde mahallelerinin
oluşumuyla sırtlara doğru genişlemesini sürdürürken nüfus
bileşimi de oturmuş gibidir. Semtin ticari merkezi durumundaki
Köyiçi'nde Müslümanlar, Rumlar,Ermeniler birlikte yaşarlarken
Abbasağa sırtlarına doğru Ermeniler, Uzuncaova'ya doğru da
Rumlar yerleşmişlerdi. Az sayıda da Yahudi vardı. Dönemin ünlü
şairi Nedim (ö. 1730) de Beşiktaş'ı mesken tutmuştu. Bir
yazarımızın anlatımıyla "... Beşiktaş'ta olgunlaşıp İstanbul'a
yayılan bahçe, çiçek, havuz, şimşirlik, çırağan, helva
sohbetleri, letaif gelenekleriyle" süslenen bu dönem 1730'daki
kanlı Patrona Ayaklanması ile son bulduysa da başta hanedan
olmak üzere İstanbul'un üst tabakasının yaşam biçiminde kalıcı
izler bıraktı. I. Mahmud (hd. 17301754) haraplaşan Beşiktaş Sarayı'nın
yapılarını onarttığı gibi 1747'de "Kasr-ı Dilârâ"yı, 1749'da
Dolmabahçe tarafında yeni kasır yaptırdı.III. Mustafa (hd.
17571774) 22 Mayıs 1766'daki büyük depremde hayli tahribata
uğrayan Beşiktaş Sarayı'nı derhal onartmışı ve yazlık saray
olarak kullanmayı sürdürmüştür. 18. yy'da Beşiktaş yerleşimini
bir yandan Beşiktaş Deresi ile Ihlamur Deresi vadisi boyunca
genişletirken, öte yandan Serencebey sırtları da iskâna
açılmaya başlamıştır. Ihlamur Deresi'nin Fulya'ya kavuştuğu
yer ve bugünkü Topağacı sırtları 18. yy'da Hacı Hüseyin Bağı
olarak anılırdı. Bu bağ ve içindeki köşk mirîye geçtikten
sonra, bağ semtin en büyük mesiresi olmuş, köşkün yerine de
19. yy'da Ihlamur Kasrı yapılmıştır. 18. yy'da Beşiktaş'ta
göçülen en önemli beledî hizmet 1731'de tamamlanan
Bahçeköy'deki I. Mahmud Bendi'nden su getirilmesidir.
1731-1839 arasında dört aşamada yapılan ve Taksim Suyu adı
verilen bu tesislerle Beşiktaş düzenli suya kavuşmuş ve
dolayısıyla semtteki çeşme ve hamam sayısı artmıştır. III.
Selim döneminin 1807'de Kabakçı Mustafa Ayaklanması ile kanlı
biçimde sona ermesiyle başlayan karışıklıklar 1808'de II.
Mahmud'un tahta geçmesiyle durulmuş, İstanbul'da yaşam yeniden
düzene girmişti. II. Mahmud'un pek çok acı olayın geçtiği
Topkapı Sarayı'nı bırakarak kışları da Beşiktaş Sarayı'nda
geçirmek istemesi başlangıçta yöneticilerin tepkisiyle
karşılaşmış ancak 1820'den sonra çoğu zaman Beşiktaş ve
Çırağan sarayları ile Yıldız Kasrı'nda kalmış, 1834'de
Beşiktaş Sarayı yenilendikten sonra bütünüyle Topkapı
Sarayı'nı terk etmiştir. Padişahla birlikte hanedanın diğer
üyeleri ve devlet ricali de Beşiktaş'a yerleşmeye
başlamışlardır. Bundan sonra Beşiktaş bir tarihçimizin
deyimiyle "Dersaadet'te bir payitaht" olmuştur.1839'da Tanzimat'ın ilanıyla başlayan dönemde özellikle
mimarlık alanındaki değişmenin en yoğun görüldüğü yer Beşiktaş
olmuştur. Bu değişimin günümüze kalan izleri olarak Dolmabahçe
Sarayı, Çırağan Sarayı, Fer'iye sarayları, Yıldız Sarayı,
Ihlamur Kasrı, Ortaköy Camii, Mecidiye Camii (Küçük Mecidiye
Camii), Yıldız (Hamidiye Camii), Bezmiâlem Valide Sultan
Çeşmesi, Şeyh Zâfır Türbesi ile Akaretler'i saymak yeterlidir.19. yy'da yaşanan çok önemli bir gelişme de kent içindeki
insan hareketliliğini arttıran ulaşımda ve toplu taşıma
araçlarında yaşanmıştır. Galata köprülerinin inşası3~
Beşiktaş'ın İstanbul'la bağını güçlendirmiş, 1851'de Şirket-i
Hayriye'nin kurulmasıyla Boğaziçi iskelelerine düzenli vapur
seferleri başlamış, bu da bütün Boğaziçi köylerini, nüfus,
yaşam biçimi ve mimari bakımdan etkilemiştir. 1869'da imtiyazı
verilen tramvay şirketi de ilk hattı 1872'de Azapkapı Beşiktaş
arasında işletmeye açmıştır. Atlı olan bu ilk tramvaylar
1913'de elektrikli olduktan sonra Bebek'e kadar uzanan hatta
1961'e kadar hizmet vermişlerdir. Beşiktaş'ın batı tepelerine
yaklaşan bir hat da Taksim-Şişli güzergâhından Harbiye'de
ayrılan bir kolla Maçka'ya uzanmıştır. Gene aynı dönemde
İstanbul'daki toplu konut sisteminin ilk örnekleri olarak
nitelenen Akaretler ile Ortaköy'deki Yahudi cemaatine ait "Las
Dizioço" ( 18 Evler ya da Akaretler) Beşiktaş'ın kentsel
görünümünü etkileyen özelliklerdir. II. Abdülhamid döneminde (
1876-1909) Yıldız Sarayı'nın yalnız padişahın ikematgâhı
değil, 1878'den başlayarak "istibdat" olarak nitelenen bir
yönetim anlayışının da merkezi olması Beşiktaş'ı türlü
yönlerden etkilemiştir. Öncelikle padişahın yakın çevresinde
yer alanlar ikametgâhlarını Yıldız Sarayı'nın yakınlarına
taşımışlar, bu dönemde Serencebey Yokuşu ve çevresi ile,
Abbasağa Mahallesi ile üst tarafında oluşan Yeni Mahalle
vüzerâ, vükela, bendegân ve ricâl konaklarıyla dolmuştur.
Ayrıca saray yakınlarında Orhaniye Kışlası ve Ertuğrul Kışlası
ile İstanbul tarihinde iz bırakmış bir kişi olan Beşiktaş
Muhafızı Yedi-Sekiz Hasan Paşa'nın (ö. 1905) yönettiği karakol
binaları inşa edilmiştir. Beşiktaş'ın diğer kesimlerinde de
sarayda ve saraya bağlı çeşitli hizmetlerde çalışan
görevlilerin yerleştikleri görülmüştür. Bu arada 1877-1878'de
Osmanlı-Rus Savaşı'ndaki yenilginin yarattığı göç dalgasının
İstanbul'daki etkisinin bir sonucu olarak Dikilitaş da bir
göçmen mahallesi olarak oluşmaya başlamıştır. Onu 20. yy
başında Balmumcu Çiftliği'nin bir bölümünün iskanâ açılmasıyla
oluşan Balmumcu Mahallesi izlemiştir. 19. yy'da Beşiktaş iki
sel baskını, birkaç büyükçe yangın yanında birçok da olaya
sahne olmuştur. Tarihlere geçecek nitelikteki ilk sel âfeti
1811'de, ikincisi 1866'da yaşanmıştır. 1863'teki Köyiçi
yangınından sonra da yangın alanı için bir imar planı
yapılmıştır. Bundan sonraki yangınlar 1881 Ortaköy ve 1886
Arnavutköy yangınları gibi yerleşim yapısını etkileyecek
boyutlarda olmamış, yalnız 1892'deki Köyiçi yangınında 166
hane yanmıştır.1894'teki İstanbul depremi de Beşiktaş'ta az tahribat
yapmış, Sinan Paşa Camii ile Beşiktaş İskelesi Camii'nin
minareleri yıkılmış, Beşiktaş Merkez Karakolu'nun çatısı
çökmüş, duvarları çatlamış, Beşiktaş Merkez Rüşdiyesi'nin de
duvarları çatlamış, sıvaları dökülmüş ve camları kırılmıştır.
Evlerdeki yıkımda da toplam dört kişi ölmüştür. Deprem
Ortaköy'de daha etkili olmuş, Ortaköy Camii hayli zedelenmiş,
minarelerin alemleri devrilmiş, deniz içinde yarıklar
oluşmuştur. Beşiktaş'ın "Dersaadet'te bir payitaht" olmasının
bir sonucu da burada yaşanan siyasal olaylardır. Sultan
Abdülaziz başını Midhat Paşa ile Serasker Hüseyin Avni
Paşa'nın çektiği bir grup asker-sivil yüksek devlet
görevlisinin ittifakıyla 30 Mayıs 1876'da Dolmabahçe Sarayı
kuşatılarak tahttan indirildi ve 4 Haziran 1876'da da
gözaltında tutulduğu Fer'iye saraylarının sonuncusundaki
(bugünkü Kabataş Lisesi) odasında intihar etti. Ardından tahta
çıkartılan V. Murad'ın da aklî dengesinin yerinde olmadığı
gerekçesiyle yine aynı grup tarafından 31 Ağustos 1876'da
padişahlığına son verildi. Kanun-ı Esasi'yi ilan sözü üzerine
tahta geçen II. Abdülhamid'in saltanatının ilk iki yılı da
olaylarla dolu geçti. Bunların Beşiktaş'ta yaşananı tarihe
"Çırağan Olayı" olarak geçmiştir. 1877-1878 Osmanlı-Rus
Savaşı'nda yaşanan yenilginin ve padişahın Meclis-i Meb'usan'ı
kapatıp anayasayı askıya almasının yarattığı kötümserlik
ortamında Ali Suavi'nin önderliğinde çoğu Rumeli
göçmenlerinden oluşan küçük bir topluluk 20 Mayıs 1878'de
denizden Çırağan Sarayı'na girerek V. Murad'ı yeniden tahta
geçirme girişiminde bulundular. Beşiktaş Muhafızı Yedi-Sekiz
Hasan Paşa'nın olay yerine gelmesiyle çıkan çatışmada başta
Ali Suavi olmak üzere pek çok kişi öldü. Bir diğer önemli olay
da 20. yy'ın hemen başında (21 Temmuz 1905 ) yaşanan "Bomba
Olayı"dır. Ermeni komitecilerince düzenlenen ve Cuma Selâmlığı
için Yıldız Camii'ne gelen II. Abdülhamid'i öldürmeyi
amaçlayan bu suikast girişiminde padişaha bir şey olmamış,
çevresinde bulunanlardan 26 kişi ölmüş, 58 kişi de
yaralanmıştır. 19. yy'da Beşiktaş önemli bir kültürel oluşuma
da ev sahipliği etmiştir. Beşiktaş ve Ortaköy'de oturan bir
grup aydının 1815 sonlarından başlayarak düzenli biçimde bir
araya gelmeleriyle oluşan bu harekete "Beşiktaş Cemiyet-i
İlmiyesi" denmiştir. Tarih, din, felsefe, pozitif bilimler ve
edebiyat alanında düşünce alışverişinde bulunmayı, ayrıca
öğrenci yetiştirmeyi de amaçlayan bu topluluk dönemine göre
hür ve ileri düşünceli kişilerden oluşmaktaydı. Osmanlı
tarihinde resmî bir kurum dışında örgütlenmiş ilk bilim ve
düşünce hareketi olan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi ne yazık ki
1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldığı ortamda Bektaşilik ve
dinsizlikle suçlanarak dağılmak zorunda kalmış, üyelerinin bir
bölüğü de sürgüne gönderilmiştir. Osmanlı tarihinin son dönemi
sayılan II. Meşrutiyet (1908-1918) ve Mütareke (1918-1922)
yılları tüm ülke ve başkent İstanbul kadar Beşiktaş için de
çoğu acı olaylarla dolu geçmiştir. Beşiktaş gene saraylar
semtidir, ama 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı, 1909'da yaşanan
31 Mart Ayaklanması'nın ardından II. Abdülhamid'in Yıldız
Sarayı'nda tahtında indirilip sürgüne gönderilmesiyle yönetim
merkezi olma niteliğini, özel konumunu yitirmiştir. II.
Meşrutiyet'in ilanıyla çoğu Beşiktaş'ta oturan II. Abdülhamid
dönemi ricalinin de ayrıcalıklı yaşamları son bulmuş, bunların
da bir bölüğü sürgün edilmiştir. Yeni padişah V. Mehmed
(Reşad) Dolmabahçe Sarayı'nda bir meşrutiyet padişahı olarak
yaşamış, yönetim erki yeniden Bâbıâli'ye geçmiştir. I. Dünya
Savaşı ( 1914-1918 ) gitikçe ağırlaşan sıkıntılarla sürüp
gitmişken, yenilginin ardından gelen Mütareke yılları ise
İstanbul halkı için ilk kez tattığı işgal acısıyla birlikte
direniş ruhunun da canlandığı dönem olmuştur. Beşiktaş halkı
da Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketine hem insan
kaynaklarını (özellikle denizciler) seferber ederek, hem de
silah ve mühimmat kaçırılması (özellikle Maçka Silahhanesi ve
Yıldız Muhabere Deposu'ndan) işine örgütlü olarak
katılmıştır.Bu karanlık dönem zaferle sona ererken 17 Kasım
1922'de son padişah " VI. Mehmed (Vahdeddin) Yıldız
Sarayı'ndan gizlice çıkıp Tophane rıhtımından açıkta bekleyen
bir İngiliz zırhlısına geçerek kaçmış, ertesi yıl 2 Ekim
1923'te son işgal kuvvetleri de gene Dolmabahçe rıhtımında
düzenlenen bir törenle İstanbul'u terk etmişlerdir. CUMHURİYET'TEN BUGÜNE
29 Ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildiğinde Beşiktaş kentin
Beyoğlu yakasının bir parçası durumundaydı. Yönetsel bakımdan
da Beyoğlu Mutasarrıflığı'na bağlıydı. Ama İstanbul artık eski
İstanbul değildi. 470 yıl süren başkentlik ayrıcalığını
yitirmiş, I. Dünya Savaşı ve Mütareke yıllarının yarattığı
yıkım kentin yaşamını her yönüyle etkilemişti. Gene de ülkenin
en büyük kentiydi, en önemli ekonomik ve kültürel merkezdi,
ama bu sadece geçmişin mirasıydı. Cumhuriyet'in ilk 15 yılı
yani Atatürk dönemi boyunca yeni rejim kentsel gelişmede
ağırlığı başkent Ankara'nın yaratılmasına ve İzmir gibi maddi
yönden de yıkıma uğramış kentlerin imarına vermişti. İstanbul
ise kendi yağıyla kavrulmaya çalışıyordu. Beşiktaş bu ortamdan
en çok etkilenmiş semtlerden biridir. Önce 3 Mart ,1924'te
hilafetin kaldırılması ve Osmanlı hanedanı mensuplarının yurt
dışına çıkartılmalarıyla saraylar ve Beşiktaş'tan Arnavutköy'e
kadar kıyı boyunca sıralanan sahilsaraylar ve yalılar
boşalmış, bunların kimi kamu kurumlarına verilmiş, kimi depo
ve okul olarak kullanılmaya başlanmış, kimi de yıkılmıştır.
Eski devrin ricaline ait konaklar da benzer akıbete uğramış,
konak düzeninin çökmesiyle birlikte kimi bölük bölük kiraya
verilmiş, kimi terk edilmiş, kimi de yanmış ya da yıkılmıştır.
Saraylarda ve konaklarda çalışan "saraylı" ve "bendegân"
denilen çoğu Beşiktaş'la ilintili birçok kişi de artık semtin
birer fakiri olarak yaşamlarını sürdürmeye başlamıştır. Bu
gelişmelere bağlı olarak Beşiktaş'taki ticari hayatıda
sarsıntı geçirmiştir. Beşiktaş'ın çehresini değiştiren ilk
girişimler Lütfi Kırdar'ın belediye başkanlığı döneminde (8
Aralık 1938-24 Ocak 1949) başlamıştır. Lütfi Kırdar Fransız
şehir plancısı H. Prost'a hazırlatılan ve 1939'da onaylanan
nâzım plan doğrultusunda kentte geniş çaplı bir imar
hareketine girişti. Bulvarlar açmak, meydanlar oluşturmak,
mevcut yolları genişletmek ve iyileştirmek, yeşil alanları
düzenlemek, rekreasyon alanları yaratmak, su, elektrik, ulaşım
gibi temel belediye hizmetlerinde nicelik ve nitelik
bakımından artışlar sağlamak ve kente Cumhuriyet'in simgesi
olacak anıtsal yapılar kazandırmak olarak özetlenebilecek
temel ilkeler doğrultusundaki bu hareketin Beşiktaş'ta
bıraktığı izler şöyle sıralanabilir: Dolmabahçe'den
Rumelihisarı'na uzanan ve ilçeyi kente bağlayan ana yol ile
Zincirlikuyu-Beşiktaş yolu ve semtin iç kesimlerini ana yola
bağlayan Ihlamurdere Caddesi'nin niteliği yükseltilmiştir.
Beşiktaş İskelesi'nin arkasında bulunan sokaklar istimlâk
edilerek Barbaros Meydanı açılmış, önündeki şebekeli duvar
kaldırılarak Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi ortaya
çıkartılmış, meydanın kenarına da Barbaros Anıtı yapılmıştır.
Abbas Ağa Camii'nin üst yanında bulunan ve mahalle dokusu
içinde kalan Abbasağa Mezarlığı kaldırılarak park olarak
düzenlenmiştir. Ama buradaki mezar taşları üzerinde hiçbir
inceleme yapılmadan ortadan kaldırıldığı için Beşiktaş
tarihinin bu çok önemli belgeleri yok olup gitmiştir. Aynı
şekilde Spor Caddesi'ni Maçka'ya bağlayan kavşağın solunda yer
alan Maçka Mezarlığı'nın bir bölümü de yolu genişletmek
amacıyla kaldırılmıştır. Gene bu dönemde Taşlık Parkı ile
Vişnezade Parkı oluşturulmuş, Yıldız Sarayı'nın dış bahçesi,
içindeki Çadır Köşkü ve Malta Köşkü ile birlikte satın
alınarak Yıldız Parkı haline getirilmiştir. Dolmabahçe'den
Nişantaşı'na uzanan vadi de park olarak düzenlenirken
Dolmabahçe'yi Maçka'ya bağlayan Bayıldım Yokuşu bir seyir
terası halinde yenilenmiştir.