DİVAN ŞİİRİNDE BEŞİKTAŞ
Divan şiirinde
İstanbul'un özel bir yeri olduğu bilinir. Bu yer içinde
Beşiktaş'ın payı da hayli zengindir. Bunda birincil olarak
semtin konumu rol oynamıştır. Boğaz'ın Rumeli yakasındaki ilk
yerleşme yeri oluşu, 17. yy'dan başlayarak kıyının hanedan ve
ricale ait sahilsaraylarla bezenmesine yol açmış, iç
taraflarındaki vadiler de mesireler, hasbahçeler olarak değer
kazanmıştır. Bir dönem ilgi odağı haline gelen Sa'dâbâd dışta
tutulursa Beşiktaş bu özellikleriyle divan şairlerinin sürekli
gözledikleri, gözettikleri bir yer olmuştur. Anlaşılacağı gibi
bu özellikler daha çok kasidelerin konusudur. Başta padişah
olmak üzere hanedan üyelerinin Beşiktaş'ta saraylar, kasırlar,
köşkler yaptırmaları ve buraları "teşrifleri" divan şairlerine
kaside söyleme fırsatı yaratmıştır. Kimisi "biniş-i hümâyun",
kimisi "göç-i hümâyun", kimisi "Çerağan eğlencesi" ya da
"helva sohbeti" dolayısıyla kaleme alınan bahariyye,
teşritiyye, teferrüciyye ve sahilsaray vasfında kasidelerde
Beşiktaş önce "âb u hevâsı" ile övülür. Ardından da kasidenin
sunulduğu kişinin gelişi ya da burayı mekân tutmasıyla semtin
değerinin, şerefinin arttığı vurgulanır. Yalnız kasidelerde
değil, gazel, şarkı, kıt'a, müfred gibi divan edebiyatının
öbür nazım türlerinde de bu özellik belirgindir. İstisna
olarak Şeyh Neccârzâde Rızâeddin Efendi'nin iki gazeliyle
Fennî Dede ve İzzet'in sahilnameleri gösterilebilir.
Beşiktaş'ta oturduğunu bir gazelinde "Beşiktaş'a yakîn bir
hâne-i vîrânımız vardır", bir şarkısında da "Geçersen
semtimizden yolun uğrarsa Beşiktaş'a" mısralarıyla belirten
Nedîm'in bile doğrudan Beşiktaş'ı konu alan bir şiiri yoktur.
Divan şiirinde Beşiktaş'a ilk olarak semtin Ahmed Turanî'den
sonra ikinci manevi mimarı olan Yahya Efendi'nin (ö. 1571) bir
kıt'asında rastlanır:
Cihanın zuhrufüne aldanub
halk Kızıl başlıca toprağile oynar Huzur-ı tıflı bulmağ
isteyüben Beşiktaşında toprağıle oynar
Yahya
Efendi burada Beşiktaş'la ilgili pek çok şiirde
rastlayacağımız Beşiktaş adındaki "beşik"le tıfl (çocuk) ve
oynamak arasında ilişkiden yararlanarak tevriye ve tenasüb
sanatlarına örnek getirir. 16. yy'da Beşiktaş bir de şehrengiz
içinde anılır. Bilindiği gibi şehirleri, o şehrin güzellerini
konu alan bir tür olarak yalnız Türk divan edebiyatında
görülen şehrengizler en çok İstanbul için yazılmıştır.
Bunlardan Cemalî'nin (ö. 1583) 1564'te kaleme aldığı
Şehrengiz-i İstanbul'da Beşiktaş gene tevriye ve tenasüb
sanatlarıyla ilişkili olarak Sütlüce'nin ardından anılır:

Tıfldır dahi bu
şehr-i dîl-ârâ Olubdur Südlüce bir dâye ana Bırakur sayd-ı
mâhi için ekser Beşiktaşında oğlancıklar ağlar
17.
yy'da Beşiktaş gene bir şehrengizde, Tab'î İsmail'in (ö. 1636)
Şehrengiz-i İstanbul’unda gözde bir semt, bir mesire olarak
anılır:
N'ola hûbâna me'va olsa Eyyub İkinci rüknü
Kağıthane anın Yenikapı da bir yeni mesîre Anın dördüncü
rüknüdür Beşiktaş
Bu yüzyılda Boğaziçi yavaş yavaş
iskâna açılmakta, hemen her koyunda ya da köyünde bir
hasbahçe, içinde de bir kasır bulunmaktadır. Ama bunlar henüz
yalnız gezinti ya da av için kullanılmaktadır. Beşiktaş'ta da
I. Ahmed (1603-1617) var olan küçük köşkleri yıktırarak ilk
sahilsarayı yaptırmış, ardından gelen padişahlardan özellikle
IV. Mehmed (1648-1687) ve II. Mustafa (1695-1703) buraya
ilgilerini sürdürmüşlerdir. 18. yy'da III. Ahmed'le
(1703-1730) birlikte başlayan değişim İstanbul'da yaşamın her
alanında etkisini göstermiştir. Özellikle "Lâle Devri" olarak
anılan 1718-1730 arası, yeni hayat tarzının dorukta olduğu
yıllardır. İstanbul'un gözde semti de Sa'dâbâd'dır.
Dolayısıyla dönemin şairlerinin ilgisi de buraya yöneliktir.
Beşiktaşlı olan Nedîm (ö. 1730) bile yukarıda sözünü ettiğimiz
iki mısra dışında semtini anmaz. Dönemin bir başka ünlü şairi
Arpaeminizade Sâmî (ö. 1733/34) bir şarkısında Beşiktaş'ı
över, ama gene de padişahı Sa'dâbâd'a davet eder:
Sarayburnu, Beşiktaş, Üsküdar ü Kasr-ı Tersane
Cihan bağında yokdur gerçi bunlar gibi şâhâne Velî gayr-i
mükerrerdir bu tarh-ı padişâhâne Safâlar ile Sa'dâbâd'e gel
şevketlû hünkârım
1745'te ölen el-Hac Fennî
Efendi'nin mi, yoksa 1708-09'da ölen Fennî Mehmed Dede'nin mi
kaleme aldığı tartışmalı olan Sahilname'de Boğaziçi'ndeki kıyı
semtleri birer beyitle anılırken Dolmabahçe-Rumelihisarı
arasına şöyle değinilir:
Kalmadı kimsede hiç nân
alacak bir akçe
Serv-kadlerle olalı Dolmabahçe
Tıfl iken sana hirâm etmeği öğretdiğiçün
Dilerim
Hak'dan anı kim Beşiktaş olsun
Oldu dil olmuş iken
kayb-ı cihândan reste
Ortaköy'de yine bir mûy-ı miyânâ beste
Eylemekden o mehin şahs-ı fırakıyla savaş
Gözlerimde Kuruçeşme gibi hiç kalmadı yaş
Takılub
ardına âl ile rakîb-i nâ-pâk
Arnavud karyesine gitmiş o
şûh-i dellâk
Yanalı bir güzelin aşkı ile dîde-i ter
Arnavutköyü (a)kındısı gibi durmaz akar
Hû çeker
rûh-ı Hasan Kalfa nevây-i meste
Pişgâhında okundukca
hüseynî beste
Oldu muhtac gönül tıfl-ı civân-ı gayre
Gitmeyince Bebek'e merdüm-i dîdem seyre
Fiske
taşıyla eğer ururlar ise gülşende
Bülbül-i zâre kayalar
kadar olmaz mesken
Yâri ağyar ideyim sandı çü zevrâkde
kenâr
Toba tutulmuşa döndürdü ahali-i Hisar
Divan şiirinde Beşiktaş için yazılmış en güzel iki
şiirin sahibi Şeyh Neccârzâde Rızâeddin Efendi (1679-8 Şubat
1746) doğma büyüme Beşiktaş'lıdır ve ölümüne bile
"Nakşîbendî-i Beşiktaşî" terkibi tarih olarak düşürülmüştür.
Gazel tarzındaki her iki şiirinde de Beşiktaş'ı olanca
içtenliğiyle terennüm etmiştir. Dönemin gözde şairlerinden
Rahmî (ö. 1751) de doğrudan Beşiktaş üstüne güzel bir şarkı
yazmıştır:
Nesîm-i subhgâhı dem urur şâm u
sabâsından
Beşiktaş'ın geçilmez doğrusu âb u hevâsından
Temevvüc itmede şevk u safâ sâhilserâsından
Beşiktâş'ın geçilmez doğrusu âb u hevâsından
O
zâlim gamzelerle söyleşilmez gerçi sultânım
Sana geçmez mi
Rahmî'nin ricası böyle sultânım
Safâ kesb eylesen bir
gün varub serv-i hırâmânım
Beşiktâş'ın geçilmez doğrusu âb
u hevâsından
Nâşid (ö. 1791 ) ise "şehlevend"ini
Boğaziçi'nde mehtap gezintisine çağırdığı şarkısında
Beşiktaş'a uğramayı da teklif eder:
Giceyi gündüze
tebdil idelim şâm ü seher
Şemsipaşa'dan idüb semt-i
Beşiktâş'a güzer
Nâşid-âsâ okuyub böyle güzel şarkîler
Ey meh-i evc-i letâfet gidelim mehtâba

Boğaziçi
kıyıları üstüne ikinci sahîlnameyi kaleme alan İzzet'in (ö.
1797-98) eseri Fennî'ninkinden farklı olarak III. Selim'e
sunulan bir kasidedir ve "Kaside der vasf ı iskele-i İstanbul
der sitâyiş-i sultan Selim-i sâlis" başlığını taşır.
Beşiktaş'ın artık padişahın gözde semti olduğunun açıkça
vurgulandığı kasidede Dolmabahçe-Rumelihisarı kıyıları şöyle
tasvir edilir:
Dolmabağçe ne güzel oldu makarr-ı
şâhân
Bir taraf sahn-ı çemen bir taraf sâhil-i âb
Feyz-i rûhâniyi Hak verdi Besiktaş'a tamâm
Bâhusûs
anda ola pâdişeh-i âlîcenâb
Bir şeker-leb güzele geçdi
yine uşşâkî
Karabâlî'de ne ballar yedi şeyh-i kezzâb
Ser-i a'dâyı sezâ kat'a Kılıç iskelesi
Ne güzel
makta'dır eylemeğe darb-ı rikâb
Ortaköy'de bulagör bir
güzel-i mû-miyân
Bir miyâncı araya girmeye vir redd-i
cevâb
Âb-ı dîdem tükedüb hep benim ol çeşm-I gazâl
Bir Kuruçesme'ye döndü gözümüz kalmadı âb
Arnavudköyü'ne geldikde yanaşdı dellâk
Arnavud
şerbetin içdi ciğerin itdi kebâb
Tıfl-ı dilgâhi Bebek
seyrine ister seyrî
Mâh-ı nisan-ı safâdır gecelerde mehtâb
La'l-i dilber gibi gülnâr-ı Hisâr'a söz yok
Bağ
kirasın verelim mâni olursa bevvâb
18. yy'ın son
büyük Divan şairi Şeyh Gâlib (1757/58-4 Ocak 1799) de
koruyucuları III. Selim ile kız kardeşleri Beyhan Sultan ve
Hatice Sultan'ın Beşiktaş kıyılarındaki sahilsarayları için
kasideler yazmıştır. Çırağan Sarayı için yazdığı "Efendim
yümn-i teşrîünle mesrûr et Çerâgânı" nakaratlı bir de şarkısı
vardır. Ama Beşiktaş'a yeni getirilen bir su için söylediği
müfred hepsinden güzeldir:
Dedim tarihini fass-ı
nıgîn-âsâ anın Gâlib
Bu âb ile Beşiktaş oldu el-hak
kıt'a-i elmas
19. yy için Beşiktaş'ın yüzyılıdır
denebilir. Sahilsarayların ardından yüzyılın ortalarında
hanedanın Dolmabahçe Sarayı'na yerleşmesi, daha sonra da
Yıldız Sarayı'na taşınması semtin de hanedanın diğer üyelerine
ve ricale ait konaklarla dolmasına yol açmış, Ihlamur mesiresi
de bir kasırla süslenmiştir. Beşiktaş'ın bir yüzyıla yakın
süren bu saltanatı, II. Meşrutiyet'ten (1908) sonra değişen
şartlar dolayısıyla giderek parlaklığını yitirmiştir. 19.
yy'ın başlarında ölen, şairlikten çok Farsça hocalığıyla ve
Mesnevî okumakla tanınan Süleyman Neş'et (1735-1807) "Bebek
vasfında"ki kasidesi dışında "var mı" redifli güzel bir
gazelinde Beşiktaş'ı mehd (beşik) kelimesiyle tevriyeli olarak
anar:
Müjemle ey dil-i hunpâre pâdâş olduğun var mı
Senin ey ebr-i deryâdil güher-pâş olduğun var mı
Sefahet mi direm-rîz-i hüner olsam yem-i ye'se
Senin
mirâs-hâr-i nakd-i şâbaş olduğun var mı
Neden ey tıfl-ı
dîl âsâyiş-î gerdûna inkârın
Senin hâbide-i mehd-i
Beşiktâş olduğun var mı
Nice te'sîr ider âh u figânın
ehl-i inkârâ
Cezây-i cürm ile ey dil senin tâş olduğun var
mı
Kim ister pâymâl-i şehr-i ‘aşkâ olmağı Neş’et
Beğim
sırr-i mahabbetle senin fâş olduğun var mı
Büyük
bir bestekâr olduğu kadar İlhamî mahlâsıyla şiirler yazmış iyi
bir şair olan III. Selim (1761-1808) saray dışındaki dünyaya
açık bir padişah olarak İstanbul üstüne de şarkılar ve
gazeller söylemiştir. Bir kıt'asında da kendisini yakan yeşil
elbiseli sevgilisini ilk kez Beşiktaş'da gördüğünü belirtir:
Başlayub bülbül yine feryâda mest itdi beni
İbtidâ sahn-ı çemende gördüm ol sîmîn-teni
Düşdü ol
günden derûna nar-ı bâr-ı aşk ile
Câme-i sebzîn ile yakdı
Beşiktaş'da beni
Dönemin ünlü şairi Sünbülzade
Vehbî (ö. 1809) ise bir müstezadında sevgilisini Beşiktaş'daki
evine davet eder:
Beşiktaş semtidir kâşânemizde
rahat
eylersin beraber sarılub yatsak
Bir
kıt'asında da Beşiktaş'ı İstanbul'un en güzel semti olarak
över:
Sitanbul cümle `âlemden `ibâret başka
`âlemdir
‘Acem nısf-ı cihan ta'bîr ider gerçi safâhâne
Besiktâş'ın olursa mün'akis tasvîr-i dilcûyî
Olur
seng-î hacâletle şikeste âyine-hâne
Enderunî Fâzıl
Bey (ö. 1810) III. Selim'in bir ilkbaharda Topkapı Sarayı'ndan
Beşiktaş Sahilsarayı'na taşınması (nakl-i hümâyun) dolayısıyla
kaleme aldığı kasidede Beşiktaş'ı:
Bahar eyyâmıdır
gülşenlerin vakt-i temâşâsı
Beşiktaş'ın behiste benzedi
her bağ-ı zîbâsı
diye nitelerken ilk kez Ihlamur'u
da anar:
Bugün dest-i felekden kurtulup kaçdım
Musallâye
Beşiktâş'ı bütün gezdi beni ârâye ârâye
Gam ü iflâs hattâ herbirin gönderdi bir câye
Heman sür'atle
düştüm semt-i Ihlâmûr ü sahrâye

Divan şiirinde
daha çok tarih düşürmedeki ustalığıyla tanınan Sürûrî'nin (ö.
1814) sayısı az gazellerinden birinde Beşiktaşlı sevgilisinden
söz edişi ilginçtir. Vâsıf ı Enderûnî (ö. 1824) de Boğaziçi
üstüne yazdığı şarkılar, murabbâlarla tanınır. Bunlar arasında
Göksu, Bebek ve Çırağan Sahilsarayı'nın ayrı bir yeri vardır.
II. Mahmud'un bir ilkbaharda Çırağan Sahilsarayı'na gelişi
dolayısıyla söylediği şarkı, kaside ile şarkı tarzının nasıl
birleştiğini göstermesi bakımından değişik bir örnektir.
Vâsıftan sonra Keçecizâde İzzet Molla (ö. 1829) ile Tanzimat
edebiyatının öncülerinde Ziya Paşa'nın (ö. 1880) da
Beşiktaş'daki sahilsaraylara birer kaside yazmış olduklarını
belirtelim ve taşra kökenli iki şairden söz edelim. İlki
Diyabakırlı Şaban Kâmî-i Âmidî'dir (ö. 1884). Aralıklarla iki
kez İstanbul'da bulunan Kâmî iki gazelinde Beşiktaş'ı anar.
İkinci şair Antepli Hasırcızâde Hâfız Mehmed Ağa'dır
(1803-1887). O da Kâmî gibi bir aralık İstanbul'da bulunmuş ve
yazdığı "Kaside-i Teferrüciye" de İstanbul'u bir taşralı
gözüyle tasvir etmiştir. Son derece ilginç tespitlerin yer
aldığı kasidede Beşiktaş'tan dâ genişçe söz edilir. Son olarak
Senîh-i Mevlevî'yi (18231900) zikretmemiz gerekiyor. Onun
özelliği Beşiktaş'ın kıyılarından değil, Yıldız Kasrı'ndan söz
etmesidir. Böylece Osmanlı'nın son sarayı Yıldız da son
kuşaktan bir şairin dilinden Divan edebiyatındaki yerini alır.
BEŞİKTAŞ ŞAİRLERİYLE DE ANILIR
Nedim, Mehmet Emin Yurdakul, Neyzen Tevfik,
Behçet Necatigil gibi şairlerin adlarını birlikte anmak ilk
bakışta edebiyat tarihimiz açısından tutarsız gibi gelebilir.
Oysa şiir anlayışları ve yaşadıkları dönemler farklı olan bu
şairlerin bir arada anılmasının bir başka nedeni vardır:
Beşiktaşlı olmaları.
1869 yılının mayısında
Beşiktaş'ta, yoksul bir balıkçının evinde bir çocuk dünyaya
geldi. Çocuğun adını Mehmet Emin koydular. Bu çocuk, daha
sonraları "Milli şair" diye anılacak olan Mehmet Emin
Yurdakul'dur. Mehmet Emin'in çocukluğu ve ilk gençliği
Beşiktaş'ta geçti. Çeşitli görevlerle değişik yerlerde
bulundu. Kurtuluş Savaşı'nı şiirleriyle, konuşmalarıyla cephe
gerilerinde ve bazı da cephelerde destekledi. Yine ömrünün son
yıllarını Beşiktaş'ta geçirdi. Yusuf Ziya Ortaç şairin
Beşiktaş'taki evinden şöyle söz eder, "Beşiktaş'ta, Serencebey
Yokuşu'ndaki konak yavrusuna ara sıra giderdim. Boğaz'a bakan,
gök ve deniz dolu yazı odasında edebiyat üstüne konuşurduk:
Birbirimizi hiç anlamadan!" 1942 yılı Mehmet Emin'in hayatında
acılı bir yıl olmuştur. Serencebey'deki evi yanar. Bu
yangında, çok sevdiği kitaplığını da yitirir. Ardından eşinin
ölümüyle sarsılır. Bu acılarla sağlığı bozulan Yurdakul 14
Ocak 1944'te ölür. İstanbul'un birçok semtini mekân tutan
Neyzen Tevfik'in oturduğu son semt de Beşiktaş'tır. Varlıklı
bir sanayici olan ve 1946'da Millî Kalkınma Partisi'ni kuran
Nuri Demirağ'ın otursun diye Neyzen'e bıraktığı ve kira da
almadığı eski, yıkılmaya yüz tutmuş, ahşap ev Saman İskelesi
yakınındaydı. Neyzen Beşiktaş'ta yaşarken Sinan Paşa Camisi
yanındaki kahveye çıkardı. Neyzen'in bu kahveye gittiğini
bilen tanıdıkları şairi bu kahvede görmeye, söyleşmeye
gelirdi. Neyzen Tevfik 28 Ocak 1953'te bu evde hayata
gözlerini yumdu. Beşiktaş denilince 1910 doğumlu iki şairden
de söz etmek gerekir. Bu iki şairden biri Beşiktaş'ın
Hayrettin İskelesi denilen kıyı bölümünde bir yalıda doğmuş
olan Ziya Osman Saba, öteki İstanbul'dan çok uzakta,
Diyarbakır'da doğmuş olan Cahit Sıtkı Tarancı'dır. Beşiktaş
Ziya Osman'ın şiirlerine değil, daha çok anı ağırlıklı
hikâyelerine yansımıştır. Oysa Cahit Sıtkı, Yıldız'daki
Mülkiye Mektebi'nde okuduğu yıllarda, Beşiktaş'ta oturan ve
memleketlisi olan bir aile ile yakın ilişkiler içinde olmuş ve
Beşiktaş Cahit Sıtkı'nın şiirine girmiştir. Şiirlerinde geçen
"Beşiktaşlı sevgili" ya da "Beşiktaş'lım" dediği kız bu
ailenin kızı ve arkadaşı Vedat Günyol'un kız kardeşidir.
Deneme ve eleştiri yazılarıyla, çevirileriyle tanıdığımız
Günyol ustamız bu mutsuz ve umutsuz ilişkiden yazılarında söz
etmiştir. 1916'da İstanbul'da Fatih'te dünyaya gelen Behçet
Necatigil ise tam anlamıyla bir Beşiktaşlıdır ve Necatigil adı
Beşiktaş'la özdeşleşmiştir. Necatigil ilkokulu 5. sınıf ile
ortaokul 1. sınıf dışında bütün ilk ve orta öğrenimini
Beşiktaş'ta yaptı. 1936'da Kabataş Lisesi'ni bitirdi. İlk
şiirlerinden biri "Beşiktaş-Ortaköy" adını taşır. "Barbaros
Meydanı" adlı şiiri dışında Necatigil'in şiirlerinde doğrudan
Beşiktaş'tan pek söz edilmez. Ama şiirlerindeki ev, sokak,
çarşı, orta halli insanlar, işe gidip gelenler, taşıt
bekleyenler, yazlık sinemalar, arsalar hep Beşiktaş semtinin
izlerini taşır, geri düzlemde Beşiktaş semti vardır.
Beşiktaş'la özdeşleşmiş şairlerinden biri de Sabahattin Kudret
Aksal'dır. Aksal'ın Beşiktaş sevgisi ve tutkusu şiirlerine
yansımaz. Bu da Aksal'ın şiir anlayışından kaynaklanır.
Aksal'ın şiirlerinde semt ya da mekân adları hemen hemen hiç
yoktur. Bu nedenle de şairin Beşiktaş sevgisi kendisini
yakından tanıyanlar dışında pek bilinmez. Sabahattin Kudret
1920 yılında Akaretler'de, Beşiktaş'tan Maçka'ya çıkan yokuşun
sol yakasındaki "sıra ev"lerden sondan bir öncekinde dünyaya
geldi. Çok küçük yaşta babasını kaybedince yine Beşiktaş'ta
oturan anneannesinin ve kendisini büyüten eniştesinin evine
taşındılar. Beşiktaş'taki 38. İlkokulu bitirince Işık
Lisesi'ne gitti. Liseden sonra bir yıl Hukuk Fakültesi'nde
okudu. Bir yanlışlık sonucu birinci sınıf sınavlarını
vermeyince çok istediği Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne
geçti. 1942 yılına kadar Beşiktaş'tan Beyazıt'a üniversiteye
gidip geldi. Edebiyat Fakültesi'nin bulunduğu Zeynep Hanım
Konağı yanınca fakülte Fındıklı'ya taşındı. Talihsiz bir olay
okuduğu fakülteyi sevgili semtinin yakınına getirip
bırakmıştı. Tenha kahvehaneleri seven Aksal Beşiktaş'ta, çarşı
içinde böyle bir kahvede Cahit Sıtkı ile tanıştı
Cahit
Sıtkı'nın İstanbul'da yaşadığı dönemlerde bu kahvede sık sık
buluşup söyleştiler. Aksal'ın şair dostlarıyla buluştuğu başka
bir mekân da Beşiktaş İskelesi'nin üstündeki kahve ve
lokantaydı. Aksal'ın perşembe günleri Oktay Rıfat, Metin
Eloğlu, Behçet Necatigil'le burada buluştuğu bilinmektedir.
Sabahattin Kudret 1943'te evlendikten sonra 1970 yılına kadar
yine Beşiktaş'ta Nüzhetiye Caddesi'ndeki 14 numaralı kâgir, 3
katlı ve bahçeli evde yaşadı. Bu ev, hafif bir yamacın üstünde
bulunduğu için arkasından Boğaz'ın karşı kıyısı ve Üsküdar
İskelesi gözüküyordu. Sabahattin Kudret eşi Münire Aksal'ın
Kızıltoprak ve Feneryolu'ndaki ailesine cumartesi ve pazar
günleri yatıya gittiklerinde bu semtlerin sessizliğinden ve
tenhalığından sıkıldığını, dahası ürktüğünü ve civcivli
Beşiktaş Çarşısı'nı, Beşiktaş'taki evini özleyiverdiğini hep
anlatmıştır. Ne var ki 1970'te taşındığı Kadıköy'ü de,
oturduğu Kızıltoprak'ı ve Fenerbahçe-Dalyan'ı da sonradan
Beşiktaş kadar sevmiştir. Genç yaşta ölen Rüştü Onur'u da
Beşiktaşlı saymak gerekir. Rüştü Onur 1920'de Devrek'te doğdu.
Zonguldak'ta Çelikel Lisesi'nde okurken hastalandı.
Hastalığının verem olduğu anlaşılması üzerine tedavi görmeye
başladı ve lise öğrenimine ara verdi. Yeniden öğrenimine
başladıysa da bir yandan öğrencilik hayatından uzak düşmüş
olması, bir yandan hastalığının tekrarlaması nedeniyle okuldan
ayrıldı. Bir yıl kadar Zonguldak'ta memurluk yaptı. Tedavi
için Heybeliada Sanatoryumu'na yattı. Memleketine döndükten
sonra hastalığı tekrarlayınca yine Heybeliada Sanatoryumu'na
geldi. Burada tifodan yatan bir kızla tanıştı ve nişanlandı.
Nişanlısının Beşiktaş'taki evinde kalmaya başladı. Geçimlerini
sağlamak için bir yandan da Beşiktaş Çarşısı'nda yeşillik
satıyordu. Nişanlısının 12 Kasım 1942'de ölümüyle sarsıldı. 1
Aralık 1942'de, Beşiktaş'taki Şair Leylâ Sokağı'ndaki evde
öldü. Mezarı Beşiktaş'ta Yahya Efendi Mezarlığı'nda,
nişanlısının mezarının yanındadır. Zonguldak'ta Çelikel
Lisesi'nde öğretmenlik yapan bir başka Beşiktaşlı şairle,
Behçet Necatigil'le kısa süren dostluğu Onur'un adının
Beşiktaş'la birlikte anılmasında talihin hazırladığı garip bir
rastlantı gibidir. Beşiktaşlı olmasalar bile Kabataş
Lisesi'nde okumuş şairleri de bir ölçüde Beşiktaşlı saymak
gerekir. Mülkiye Mektebi'nin Yıldız'da bulunduğu sıralarda bu
okulda okumuş olan şairleri de... Behçet Necatigil'in Kabataş
Lisesi'nden sevgili öğrencileri Muhteşem Sünter (19281985) ve
Hilmi Yavuz (d. 1936) bunlardan hemen ilk akla gelenlerdir.
Kabataş Lisesi'nde 4 yıl yatılı olarak okumuş olan Hilmi Yavuz
da bir ölçüde Beşiktaşlıdır. 1950-1954 yıllarının Beşiktaş'ını
Suatpark ve Gürel sinemalarıyla, Kambur'un bahçesiyle,
çarşısıyla, kıyıdaki çay bahçeleriyle iyi tanır. Bir zamanlar
şiir yazmış olan Hasan Pulur'dan, genç yaşta ölen ve "Komşunun
Kızı" adlı şiir kitabıyla tanınan Tuna Arkun'dan söz eder.
Hasan Pulur, Hilmi Yavuz ve Demir Özlü'nün 1953-54 yıllarında
Dönüm adlı bir de edebiyat dergisi çıkardıkları bilinmektedir.
Ergin Sander (d. 1937), sonradan ressam olarak tanınan Gürol
Sözen (d. 1939), Cezmi Ersöz (d. 1959), Küçük İskender (d.
1964) Kabataş Lisesi'nden yetişmiş şairlerdir. Mülkiye
Mektebi'nde okumuş olan Haluk Nihat Pepeyi (1901-1972) ve
Kabataş Lisesi'nden sonra Mülkiye Mektebi'ni de bitiren Ömer
Bedrettin Uşaklı (1904-1946) okulları nedeniyle Beşiktaşlı
sayılmalıdırlar. Kabataş Lisesi'nde öğretmenlik yapmış Faruk
Nafiz Çamlıbel, Zeki Ömer Defne, Ahmet Aymutlu, Oktay Tuncer
gibi şairler de Beşiktaş'ın havasını solumuşlardır. Burada
Behçet Necatigil'in adını bir kere daha anmak gerekir.
Beşiktaş Kız Lisesi'nde felsefe öğretmenliği yapan şair Mehmet
Karabulut'u, Uluğ Turanlıoğlu'nu, Ercüment Uçarı'yı da
unutmamak koşuluyla... Bir süre Beşiktaş havasını solumuş olan
şairlerden biri de Erdal Alova'dır. Çocukluğunun bir bölümü
Beşiktaş'ta geçen Alova da 1950'li yılların sonlarında,
değişim içindeki Beşiktaş'ı anarken yazlık sinemalardan,
kıyıdaki çay bahçelerinden, çarşı içindeki balıkçılardan söz
etmekten geri kalmaz.
SİNANPAŞA
Bir yanı bir uzun cami duvarı
Çılgın akan taşıtlar
bir yanı
Caddeye inemezsin
Kalın demir parmaklık arada
Üç kişi ancak sığar
Dar geçit
Buradan geçeceksin!
Atmak için üstünden yorgunluğu
Biraz hava almaya
Dalgın gece uzakta
Bir ümit
Esintisi denizin.
Kim getirip bıraktı
İşte gene orada
O dar
geçitte
Yapışık gibi duvara
Bir kadın iki çocuk -
Bulandı su
Gece karanlık.
Hatırla!
Tekerlekli koltukta
İnmeli ihtiyar
Kim getirip
bırakırdı
Felçli bakışları
Sanki senin yakanda
Sabah karanlık.
Yetişmek için vapura
Yolunun üstü
Nereden geçeceksin
Daha çok berisinde
İnerek
kaldırımdan
Çıkmış senden önce yola
Birini arar gibi
Cadde ortasında
Yürürdün bir süre
İnmeli ihtiyar
Geride kalınca
Gene eski kaldırım
Gene eski
doğrultu
Hatırla!
Hep kendi çıkarında
Kaçardın, kaç
Bu çocuklar bu kadın
O sabahlar bu
gece
İşte gene karşımda
Nefret ya da acıma
Şimdi
ne yapacaksın?
-Görmedi kimse
İki kişi
Geliyordu öteden
Onlardan biri gibi
Hemen
yanlarında
Sıyırdı ceketim
Demir
parmaklıkları.
Ama bu son gece senin
Artık zor
geçersin
Anla bir daha
Artık hep burada
Adam çocuklar kadın.
Behçet Necatigil
BARBAROS MEYDANI
Biliyorum, ayıp ve
mânasız
Ama peşlerinden gidiyorum.
Gezmeye çıktıkları
vakit
Ana kız.
Utanır da belki
Anasının
sırtındaki
Yeldirmeden,
Kız bir adım önde gider
Sezdirmeden.
Beşiktaş'ta Barbaros Meydanı
Sağı
anıt, solu türbe
Ortası kare şeklinde,
Parkıdır
yoksulların
Bilhassa yaz ayları.
Fidanların,
mezarların önünde
Yontulu taşlar çepeçevre,
Yer yer
bankalar konulmuş
Meydana dolmuş millet,
Sıra sıra
oturmuş.
Ah genç kız kalbi,
Sıralara bakar elbet.
Meydanın ilersi deniz kıyısı
Karaya çekilmiş
kayıklar,
İskele gazinosu yanda
Sulara dökülmüş
ışıklar,
Üsküdar şu karşısı.
O nemli topraklara
Ana çöker yorgun argın,
Kalmış gözü arkada
Kendi
ayakta kızın
En gürültülü şarkılar
Çalarken
plakta,
Onlar orda oturur
Denize bakarlar.
Avunmaya muhtaç bu gençlik
Ey kız anası ihtiyarlar,
Ey denizlerden esen serinlik.
Behçet Necatigil
BARBAROS MEYDANI II
O dediğim yere
yaz mevsiminde
Geceleri sık sık giderdim.
Elektrik
direkleri dibinde
Toplananlar yok şimdi.
Toz toprak
içinde
Güreş eden çocuklar,
Top oynıyanlar yok şimdi.
Kol kola gezinen genç kızlar,
Peşlerinde dolaşanlar
yok şimdi.
Garip adamlar görürdüm:
İçmiştiler, müthiş.
Zayıf kadınlar görürdüm :
Bitmiştiler, bitmiş.
Kalabalık aileler
Evlerinde duramamış,
Kalkıp
gelmiştiler.
O dediğim deniz kenarında
Yavaş sesle
konuşan
Kadınlar otururdu,
Kahkahayla gülüşen
Genç kızlar bulunurdu,
Hovarda hoyrat itişen
Delikanlılar
dururdu.
Böyle miydi o vakitler burası
Mezarların,
fidanların önünde
Beşiktaş'ın fakir fukarâsı
Hava
alır, eğlenir, dinlenirdi.
Gece yarısına doğru
Barbaros meydanı halkı
Evlere dağılırdı
Erkekli
kadınlı
Behçet Necatigil
ŞAİR LEYLA SOKAĞI
Payıma düşen toprak parçası
Senin de payına
düşer.
Ayrılık gayrılık yok
Ölüm nefesinde nasıl
olsa.
Amma henüz vakit erken
Daha gün
Karşı
apartmanın balkonunda
Dur bakalım hele
Ben salata
satayım
Şair Leyla Sokağında
Sen gene koş
Bez
fabrikasındaki
Tezgahının başına.
Ölüm içimde
Ölüm
dışımda
Ölüm talihsiz aşımda
Ölüm kuru başımda
Teselli benim gözyaşımda
Rüştü Onur
SEVDALI
Gönül sende, göz yolda
kaldı;
Ne postacı semtime uğrar;
Ne turnalar selâm
getirir;
Vefasız çıktın Beşiktaş'lım.
Katlanmaksa
katlanıyorum,
Kimselere belli etmeden.
İyi kötü bir iş tutmuşum;
Acısı tatlısı hepsi bir.
Ha Ankara ha Çemişgezek;
Senden uzak olduktan sonra.
Nerde olsa
yaşıyor insan;
Nerde olsa bir gün ölmek var.
Sen
ilk aşkım, ilk gözağrımsın;
Dünyalara değişmem seni.
Keyfimden uçtuğum oluyor,
Rüyama girdiğin geceler.
Bayram sabahı bile olsa,
Sensiz doğan günü neyleyim.
Cahit Sıtkı Tarancı
ABBAS
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu
akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı
Dinsin artık bu
kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında
havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle
gönlüme.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster
hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir
sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi
yenibaştan.
Cahit Sıtkı Tarancı
BEŞİKTAŞ TRAMVAYI
Bahçemdeki
dut ağacı
vurdu ince dallarıyla penceremin camına,
bir
Beşiktaş tramvayı geldi aldı beni,
bir Beşiktaş tramvayı
götürdü sana.
Çemberlitaş, Şehzadebaşı, Saraçhane.
Almışım parmaklarını ellerime,
Beşiktaş tramvayında
giderim yâne yâne.
Terzi Adem, berber Ali,
dikimaneden Emine Teyze
ve Makbule.
Üç sarışın
birader,
Kapalıçarşı terlikçileri.
Bir küçükük simitçi
çocuk,
levent bir hizmet eri.
Hep iyi insanlar
bunlar.
Dert yüzü görmesinler.
Eksik olmasınlar.
Vatman ağabeyimiz de eksik olmasın.
Her akşam böyle
götürsünler seni evine,
bir elinde gönlüm benim,
bir
elinde sefertasın.
A. Kadir
BİR
BEŞİKTAŞ ŞİİRİ
Gök kurşun kubbeydi, köpüktü deniz
Ve bir mavi ufkun ardında.
Rüyadaydı gözlerimiz.
Yurdum, sanki renk olmuştu gözlerin
Ve gözlerin bir
nazireydi,
Türk mihrabının mavi çinisine.
Bayrağımın
alı gölgeydi dudaklarına.
Haleydi kirpiklerin Beşiktaş
akşamlarına.
Ne Mecnun gördü sencileyin nazenini,
Ne
Yahya Kemal seyretti böyle bir cemali.
Ve Nedim rüyasında
bile görmüş olsaydı gözlerini,
"Yok bu şehr içre senin
vasfettiğin dilber Nedim."
Demezdi elbet,
Ey sabahları
yosun, akşamları yağmur kokan
Beşiktaş sahillerinin
bembeyaz zambağı.
Bir gün bir toprak siperde.
Can
versem de ben.
Ardımda bir sen kalacaksın, bir de vatan.
Ve ruzi mahşerde bile gönlüm,
Yalnız seni tahattür
edecek seni!
Gözlerimde ne sis, ne bir damla yaş,
Ruhumda bütün vatan, ufkumda mavi Beşiktaş...
Uluğ
Turanlıoğlu
SEMT-İ BEŞİKTAŞ
beşiktaş pazarı kambur ve bir yamuk cin/kör
sıcak altında boya gibi eriyor
sahil şeridinin
şirketleri /barbaros türbesi dahil
silgi gibi bir sesle
sessizlik uyanıyor ortalıkta
kara sineklerin darağacındaki
koşusu çarpılırken
deniz cuma namazı cemaat ve ölü musalla taşındaki
sinan paşa camiinin serin türbesi
civarında
kediler aşkın patlamasını mı bekliyor ki
beşiktaş gusulhanesinin imbiğinden
sırtıma iğne gibi
batınca göğüs başları
ilgi alanımı çekiyordu /
ıhlamurda eğri büğrü bir sokak
hadaik-i hassa/etten
duvarla çevrilmiş iri çınar ağaçlar
jeton telefon hafif
parmak izleri deniz müzesi
işim çağımın terliksi hayvanı
olarak /ortada görünmek
halkıma ıvır zıvır şeyleri
göstermek ve
şirket-i hayriye vapurlarını
ziraat
bankası önünde bir sap karanfille / boyu uzayan imamı
susamasını atış poligonundaki tüfeklerin
eski bakla
tarlalarındaki gelinciklerin ıslık oyunlarını
yağmurların üzerlerinden beyaz saçlarımın
son güçlü nilüferleri
koşuşurken
dikenli teller arasında bir zarif / içinde
mektubu var
kirli /ki sahibine /ki sahibine ulaşmamış
olacak / mahzun
saçı siyah bir lâle erotik bir alyans gibi
sarhoş ve dilrûbaydı aynalar
gökyüzü kadar büyük
bir simit yiyordum deli gibi
en önemlisi sabahları
dili/suz-i dilâradan
kandı musa / bu nedenlerle sami ırkı
testilerine
lût gölünün dibindeki
Ercüment Uçarı