DİVAN ŞİİRİNDE BEŞİKTAŞ


    
 Divan şiirinde İstanbul'un özel bir yeri olduğu bilinir. Bu yer içinde Beşiktaş'ın payı da hayli zengindir. Bunda birincil olarak semtin konumu rol oynamıştır. Boğaz'ın Rumeli yakasındaki ilk yerleşme yeri oluşu, 17. yy'dan başlayarak kıyının hanedan ve ricale ait sahilsaraylarla bezenmesine yol açmış, iç taraflarındaki vadiler de mesireler, hasbahçeler olarak değer kazanmıştır. Bir dönem ilgi odağı haline gelen Sa'dâbâd dışta tutulursa Beşiktaş bu özellikleriyle divan şairlerinin sürekli gözledikleri, gözettikleri bir yer olmuştur. Anlaşılacağı gibi bu özellikler daha çok kasidelerin konusudur. Başta padişah olmak üzere hanedan üyelerinin Beşiktaş'ta saraylar, kasırlar, köşkler yaptırmaları ve buraları "teşrifleri" divan şairlerine kaside söyleme fırsatı yaratmıştır. Kimisi "biniş-i hümâyun", kimisi "göç-i hümâyun", kimisi "Çerağan eğlencesi" ya da "helva sohbeti" dolayısıyla kaleme alınan bahariyye, teşritiyye, teferrüciyye ve sahilsaray vasfında kasidelerde Beşiktaş önce "âb u hevâsı" ile övülür. Ardından da kasidenin sunulduğu kişinin gelişi ya da burayı mekân tutmasıyla semtin değerinin, şerefinin arttığı vurgulanır. Yalnız kasidelerde değil, gazel, şarkı, kıt'a, müfred gibi divan edebiyatının öbür nazım türlerinde de bu özellik belirgindir. İstisna olarak Şeyh Neccârzâde Rızâeddin Efendi'nin iki gazeliyle Fennî Dede ve İzzet'in sahilnameleri gösterilebilir. Beşiktaş'ta oturduğunu bir gazelinde "Beşiktaş'a yakîn bir hâne-i vîrânımız vardır", bir şarkısında da "Geçersen semtimizden yolun uğrarsa Beşiktaş'a" mısralarıyla belirten Nedîm'in bile doğrudan Beşiktaş'ı konu alan bir şiiri yoktur. Divan şiirinde Beşiktaş'a ilk olarak semtin Ahmed Turanî'den sonra ikinci manevi mimarı olan Yahya Efendi'nin (ö. 1571) bir kıt'asında rastlanır:

Cihanın zuhrufüne aldanub halk Kızıl başlıca toprağile oynar Huzur-ı tıflı bulmağ isteyüben Beşiktaşında toprağıle oynar

    Yahya Efendi burada Beşiktaş'la ilgili pek çok şiirde rastlayacağımız Beşiktaş adındaki "beşik"le tıfl (çocuk) ve oynamak arasında ilişkiden yararlanarak tevriye ve tenasüb sanatlarına örnek getirir. 16. yy'da Beşiktaş bir de şehrengiz içinde anılır. Bilindiği gibi şehirleri, o şehrin güzellerini konu alan bir tür olarak yalnız Türk divan edebiyatında görülen şehrengizler en çok İstanbul için yazılmıştır. Bunlardan Cemalî'nin (ö. 1583) 1564'te kaleme aldığı Şehrengiz-i İstanbul'da Beşiktaş gene tevriye ve tenasüb sanatlarıyla ilişkili olarak Sütlüce'nin ardından anılır:

Tıfldır dahi bu şehr-i dîl-ârâ Olubdur Südlüce bir dâye ana Bırakur sayd-ı mâhi için ekser Beşiktaşında oğlancıklar ağlar

17. yy'da Beşiktaş gene bir şehrengizde, Tab'î İsmail'in (ö. 1636) Şehrengiz-i İstanbul’unda gözde bir semt, bir mesire olarak anılır:

N'ola hûbâna me'va olsa Eyyub İkinci rüknü Kağıthane anın Yenikapı da bir yeni mesîre Anın dördüncü rüknüdür Beşiktaş

Bu yüzyılda Boğaziçi yavaş yavaş iskâna açılmakta, hemen her koyunda ya da köyünde bir hasbahçe, içinde de bir kasır bulunmaktadır. Ama bunlar henüz yalnız gezinti ya da av için kullanılmaktadır. Beşiktaş'ta da I. Ahmed (1603-1617) var olan küçük köşkleri yıktırarak ilk sahilsarayı yaptırmış, ardından gelen padişahlardan özellikle IV. Mehmed (1648-1687) ve II. Mustafa (1695-1703) buraya ilgilerini sürdürmüşlerdir. 18. yy'da III. Ahmed'le (1703-1730) birlikte başlayan değişim İstanbul'da yaşamın her alanında etkisini göstermiştir. Özellikle "Lâle Devri" olarak anılan 1718-1730 arası, yeni hayat tarzının dorukta olduğu yıllardır. İstanbul'un gözde semti de Sa'dâbâd'dır. Dolayısıyla dönemin şairlerinin ilgisi de buraya yöneliktir. Beşiktaşlı olan Nedîm (ö. 1730) bile yukarıda sözünü ettiğimiz iki mısra dışında semtini anmaz. Dönemin bir başka ünlü şairi Arpaeminizade Sâmî (ö. 1733/34) bir şarkısında Beşiktaş'ı över, ama gene de padişahı Sa'dâbâd'a davet eder:

Sarayburnu, Beşiktaş, Üsküdar ü Kasr-ı Tersane Cihan bağında yokdur gerçi bunlar gibi şâhâne Velî gayr-i mükerrerdir bu tarh-ı padişâhâne Safâlar ile Sa'dâbâd'e gel şevketlû hünkârım

1745'te ölen el-Hac Fennî Efendi'nin mi, yoksa 1708-09'da ölen Fennî Mehmed Dede'nin mi kaleme aldığı tartışmalı olan Sahilname'de Boğaziçi'ndeki kıyı semtleri birer beyitle anılırken Dolmabahçe-Rumelihisarı arasına şöyle değinilir:

Kalmadı kimsede hiç nân alacak bir akçe
Serv-kadlerle olalı Dolmabahçe

Tıfl iken sana hirâm etmeği öğretdiğiçün
Dilerim Hak'dan anı kim Beşiktaş olsun

Oldu dil olmuş iken kayb-ı cihândan reste
Ortaköy'de yine bir mûy-ı miyânâ beste

Eylemekden o mehin şahs-ı fırakıyla savaş
Gözlerimde Kuruçeşme gibi hiç kalmadı yaş

Takılub ardına âl ile rakîb-i nâ-pâk
Arnavud karyesine gitmiş o şûh-i dellâk

Yanalı bir güzelin aşkı ile dîde-i ter
Arnavutköyü (a)kındısı gibi durmaz akar

Hû çeker rûh-ı Hasan Kalfa nevây-i meste
Pişgâhında okundukca hüseynî beste

Oldu muhtac gönül tıfl-ı civân-ı gayre
Gitmeyince Bebek'e merdüm-i dîdem seyre

Fiske taşıyla eğer ururlar ise gülşende
Bülbül-i zâre kayalar kadar olmaz mesken

Yâri ağyar ideyim sandı çü zevrâkde kenâr
Toba tutulmuşa döndürdü ahali-i Hisar


Divan şiirinde Beşiktaş için yazılmış en güzel iki şiirin sahibi Şeyh Neccârzâde Rızâeddin Efendi (1679-8 Şubat 1746) doğma büyüme Beşiktaş'lıdır ve ölümüne bile "Nakşîbendî-i Beşiktaşî" terkibi tarih olarak düşürülmüştür. Gazel tarzındaki her iki şiirinde de Beşiktaş'ı olanca içtenliğiyle terennüm etmiştir. Dönemin gözde şairlerinden Rahmî (ö. 1751) de doğrudan Beşiktaş üstüne güzel bir şarkı yazmıştır:

Nesîm-i subhgâhı dem urur şâm u sabâsından
Beşiktaş'ın geçilmez doğrusu âb u hevâsından

Temevvüc itmede şevk u safâ sâhilserâsından
Beşiktâş'ın geçilmez doğrusu âb u hevâsından

O zâlim gamzelerle söyleşilmez gerçi sultânım
Sana geçmez mi Rahmî'nin ricası böyle sultânım

Safâ kesb eylesen bir gün varub serv-i hırâmânım
Beşiktâş'ın geçilmez doğrusu âb u hevâsından


Nâşid (ö. 1791 ) ise "şehlevend"ini Boğaziçi'nde mehtap gezintisine çağırdığı şarkısında Beşiktaş'a uğramayı da teklif eder:

Giceyi gündüze tebdil idelim şâm ü seher
Şemsipaşa'dan idüb semt-i Beşiktâş'a güzer
Nâşid-âsâ okuyub böyle güzel şarkîler
Ey meh-i evc-i letâfet gidelim mehtâba


Boğaziçi kıyıları üstüne ikinci sahîlnameyi kaleme alan İzzet'in (ö. 1797-98) eseri Fennî'ninkinden farklı olarak III. Selim'e sunulan bir kasidedir ve "Kaside der vasf ı iskele-i İstanbul der sitâyiş-i sultan Selim-i sâlis" başlığını taşır. Beşiktaş'ın artık padişahın gözde semti olduğunun açıkça vurgulandığı kasidede Dolmabahçe-Rumelihisarı kıyıları şöyle tasvir edilir:

Dolmabağçe ne güzel oldu makarr-ı şâhân
Bir taraf sahn-ı çemen bir taraf sâhil-i âb

Feyz-i rûhâniyi Hak verdi Besiktaş'a tamâm
Bâhusûs anda ola pâdişeh-i âlîcenâb

Bir şeker-leb güzele geçdi yine uşşâkî
Karabâlî'de ne ballar yedi şeyh-i kezzâb

Ser-i a'dâyı sezâ kat'a Kılıç iskelesi
Ne güzel makta'dır eylemeğe darb-ı rikâb

Ortaköy'de bulagör bir güzel-i mû-miyân
Bir miyâncı araya girmeye vir redd-i cevâb

Âb-ı dîdem tükedüb hep benim ol çeşm-I gazâl
Bir Kuruçesme'ye döndü gözümüz kalmadı âb

Arnavudköyü'ne geldikde yanaşdı dellâk
Arnavud şerbetin içdi ciğerin itdi kebâb

Tıfl-ı dilgâhi Bebek seyrine ister seyrî
Mâh-ı nisan-ı safâdır gecelerde mehtâb

La'l-i dilber gibi gülnâr-ı Hisâr'a söz yok
Bağ kirasın verelim mâni olursa bevvâb

18. yy'ın son büyük Divan şairi Şeyh Gâlib (1757/58-4 Ocak 1799) de koruyucuları III. Selim ile kız kardeşleri Beyhan Sultan ve Hatice Sultan'ın Beşiktaş kıyılarındaki sahilsarayları için kasideler yazmıştır. Çırağan Sarayı için yazdığı "Efendim yümn-i teşrîünle mesrûr et Çerâgânı" nakaratlı bir de şarkısı vardır. Ama Beşiktaş'a yeni getirilen bir su için söylediği müfred hepsinden güzeldir:

Dedim tarihini fass-ı nıgîn-âsâ anın Gâlib
Bu âb ile Beşiktaş oldu el-hak kıt'a-i elmas

19. yy için Beşiktaş'ın yüzyılıdır denebilir. Sahilsarayların ardından yüzyılın ortalarında hanedanın Dolmabahçe Sarayı'na yerleşmesi, daha sonra da Yıldız Sarayı'na taşınması semtin de hanedanın diğer üyelerine ve ricale ait konaklarla dolmasına yol açmış, Ihlamur mesiresi de bir kasırla süslenmiştir. Beşiktaş'ın bir yüzyıla yakın süren bu saltanatı, II. Meşrutiyet'ten (1908) sonra değişen şartlar dolayısıyla giderek parlaklığını yitirmiştir. 19. yy'ın başlarında ölen, şairlikten çok Farsça hocalığıyla ve Mesnevî okumakla tanınan Süleyman Neş'et (1735-1807) "Bebek vasfında"ki kasidesi dışında "var mı" redifli güzel bir gazelinde Beşiktaş'ı mehd (beşik) kelimesiyle tevriyeli olarak anar:

Müjemle ey dil-i hunpâre pâdâş olduğun var mı
Senin ey ebr-i deryâdil güher-pâş olduğun var mı
Sefahet mi direm-rîz-i hüner olsam yem-i ye'se
Senin mirâs-hâr-i nakd-i şâbaş olduğun var mı
Neden ey tıfl-ı dîl âsâyiş-î gerdûna inkârın
Senin hâbide-i mehd-i Beşiktâş olduğun var mı
Nice te'sîr ider âh u figânın ehl-i inkârâ
Cezây-i cürm ile ey dil senin tâş olduğun var mı
Kim ister pâymâl-i şehr-i ‘aşkâ olmağı Neş’et
Beğim sırr-i mahabbetle senin fâş olduğun var mı


Büyük bir bestekâr olduğu kadar İlhamî mahlâsıyla şiirler yazmış iyi bir şair olan III. Selim (1761-1808) saray dışındaki dünyaya açık bir padişah olarak İstanbul üstüne de şarkılar ve gazeller söylemiştir. Bir kıt'asında da kendisini yakan yeşil elbiseli sevgilisini ilk kez Beşiktaş'da gördüğünü belirtir:

Başlayub bülbül yine feryâda mest itdi beni
İbtidâ sahn-ı çemende gördüm ol sîmîn-teni
Düşdü ol günden derûna nar-ı bâr-ı aşk ile
Câme-i sebzîn ile yakdı Beşiktaş'da beni

Dönemin ünlü şairi Sünbülzade Vehbî (ö. 1809) ise bir müstezadında sevgilisini Beşiktaş'daki evine davet eder:

Beşiktaş semtidir kâşânemizde rahat
eylersin beraber sarılub yatsak

Bir kıt'asında da Beşiktaş'ı İstanbul'un en güzel semti olarak över:

Sitanbul cümle `âlemden `ibâret başka `âlemdir
‘Acem nısf-ı cihan ta'bîr ider gerçi safâhâne
Besiktâş'ın olursa mün'akis tasvîr-i dilcûyî
Olur seng-î hacâletle şikeste âyine-hâne

Enderunî Fâzıl Bey (ö. 1810) III. Selim'in bir ilkbaharda Topkapı Sarayı'ndan Beşiktaş Sahilsarayı'na taşınması (nakl-i hümâyun) dolayısıyla kaleme aldığı kasidede Beşiktaş'ı:

Bahar eyyâmıdır gülşenlerin vakt-i temâşâsı
Beşiktaş'ın behiste benzedi her bağ-ı zîbâsı

diye nitelerken ilk kez Ihlamur'u da anar:

Bugün dest-i felekden kurtulup kaçdım Musallâye
Beşiktâş'ı bütün gezdi beni ârâye ârâye
Gam ü iflâs hattâ herbirin gönderdi bir câye
Heman sür'atle düştüm semt-i Ihlâmûr ü sahrâye

Divan şiirinde daha çok tarih düşürmedeki ustalığıyla tanınan Sürûrî'nin (ö. 1814) sayısı az gazellerinden birinde Beşiktaşlı sevgilisinden söz edişi ilginçtir. Vâsıf ı Enderûnî (ö. 1824) de Boğaziçi üstüne yazdığı şarkılar, murabbâlarla tanınır. Bunlar arasında Göksu, Bebek ve Çırağan Sahilsarayı'nın ayrı bir yeri vardır. II. Mahmud'un bir ilkbaharda Çırağan Sahilsarayı'na gelişi dolayısıyla söylediği şarkı, kaside ile şarkı tarzının nasıl birleştiğini göstermesi bakımından değişik bir örnektir. Vâsıftan sonra Keçecizâde İzzet Molla (ö. 1829) ile Tanzimat edebiyatının öncülerinde Ziya Paşa'nın (ö. 1880) da Beşiktaş'daki sahilsaraylara birer kaside yazmış olduklarını belirtelim ve taşra kökenli iki şairden söz edelim. İlki Diyabakırlı Şaban Kâmî-i Âmidî'dir (ö. 1884). Aralıklarla iki kez İstanbul'da bulunan Kâmî iki gazelinde Beşiktaş'ı anar. İkinci şair Antepli Hasırcızâde Hâfız Mehmed Ağa'dır (1803-1887). O da Kâmî gibi bir aralık İstanbul'da bulunmuş ve yazdığı "Kaside-i Teferrüciye" de İstanbul'u bir taşralı gözüyle tasvir etmiştir. Son derece ilginç tespitlerin yer aldığı kasidede Beşiktaş'tan dâ genişçe söz edilir. Son olarak Senîh-i Mevlevî'yi (18231900) zikretmemiz gerekiyor. Onun özelliği Beşiktaş'ın kıyılarından değil, Yıldız Kasrı'ndan söz etmesidir. Böylece Osmanlı'nın son sarayı Yıldız da son kuşaktan bir şairin dilinden Divan edebiyatındaki yerini alır.

BEŞİKTAŞ ŞAİRLERİYLE DE ANILIR

Nedim, Mehmet Emin Yurdakul, Neyzen Tevfik, Behçet Necatigil gibi şairlerin adlarını birlikte anmak ilk bakışta edebiyat tarihimiz açısından tutarsız gibi gelebilir. Oysa şiir anlayışları ve yaşadıkları dönemler farklı olan bu şairlerin bir arada anılmasının bir başka nedeni vardır: Beşiktaşlı olmaları.

1869 yılının mayısında Beşiktaş'ta, yoksul bir balıkçının evinde bir çocuk dünyaya geldi. Çocuğun adını Mehmet Emin koydular. Bu çocuk, daha sonraları "Milli şair" diye anılacak olan Mehmet Emin Yurdakul'dur. Mehmet Emin'in çocukluğu ve ilk gençliği Beşiktaş'ta geçti. Çeşitli görevlerle değişik yerlerde bulundu. Kurtuluş Savaşı'nı şiirleriyle, konuşmalarıyla cephe gerilerinde ve bazı da cephelerde destekledi. Yine ömrünün son yıllarını Beşiktaş'ta geçirdi. Yusuf Ziya Ortaç şairin Beşiktaş'taki evinden şöyle söz eder, "Beşiktaş'ta, Serencebey Yokuşu'ndaki konak yavrusuna ara sıra giderdim. Boğaz'a bakan, gök ve deniz dolu yazı odasında edebiyat üstüne konuşurduk: Birbirimizi hiç anlamadan!" 1942 yılı Mehmet Emin'in hayatında acılı bir yıl olmuştur. Serencebey'deki evi yanar. Bu yangında, çok sevdiği kitaplığını da yitirir. Ardından eşinin ölümüyle sarsılır. Bu acılarla sağlığı bozulan Yurdakul 14 Ocak 1944'te ölür. İstanbul'un birçok semtini mekân tutan Neyzen Tevfik'in oturduğu son semt de Beşiktaş'tır. Varlıklı bir sanayici olan ve 1946'da Millî Kalkınma Partisi'ni kuran Nuri Demirağ'ın otursun diye Neyzen'e bıraktığı ve kira da almadığı eski, yıkılmaya yüz tutmuş, ahşap ev Saman İskelesi yakınındaydı. Neyzen Beşiktaş'ta yaşarken Sinan Paşa Camisi yanındaki kahveye çıkardı. Neyzen'in bu kahveye gittiğini bilen tanıdıkları şairi bu kahvede görmeye, söyleşmeye gelirdi. Neyzen Tevfik 28 Ocak 1953'te bu evde hayata gözlerini yumdu. Beşiktaş denilince 1910 doğumlu iki şairden de söz etmek gerekir. Bu iki şairden biri Beşiktaş'ın Hayrettin İskelesi denilen kıyı bölümünde bir yalıda doğmuş olan Ziya Osman Saba, öteki İstanbul'dan çok uzakta, Diyarbakır'da doğmuş olan Cahit Sıtkı Tarancı'dır. Beşiktaş Ziya Osman'ın şiirlerine değil, daha çok anı ağırlıklı hikâyelerine yansımıştır. Oysa Cahit Sıtkı, Yıldız'daki Mülkiye Mektebi'nde okuduğu yıllarda, Beşiktaş'ta oturan ve memleketlisi olan bir aile ile yakın ilişkiler içinde olmuş ve Beşiktaş Cahit Sıtkı'nın şiirine girmiştir. Şiirlerinde geçen "Beşiktaşlı sevgili" ya da "Beşiktaş'lım" dediği kız bu ailenin kızı ve arkadaşı Vedat Günyol'un kız kardeşidir. Deneme ve eleştiri yazılarıyla, çevirileriyle tanıdığımız Günyol ustamız bu mutsuz ve umutsuz ilişkiden yazılarında söz etmiştir. 1916'da İstanbul'da Fatih'te dünyaya gelen Behçet Necatigil ise tam anlamıyla bir Beşiktaşlıdır ve Necatigil adı Beşiktaş'la özdeşleşmiştir. Necatigil ilkokulu 5. sınıf ile ortaokul 1. sınıf dışında bütün ilk ve orta öğrenimini Beşiktaş'ta yaptı. 1936'da Kabataş Lisesi'ni bitirdi. İlk şiirlerinden biri "Beşiktaş-Ortaköy" adını taşır. "Barbaros Meydanı" adlı şiiri dışında Necatigil'in şiirlerinde doğrudan Beşiktaş'tan pek söz edilmez. Ama şiirlerindeki ev, sokak, çarşı, orta halli insanlar, işe gidip gelenler, taşıt bekleyenler, yazlık sinemalar, arsalar hep Beşiktaş semtinin izlerini taşır, geri düzlemde Beşiktaş semti vardır. Beşiktaş'la özdeşleşmiş şairlerinden biri de Sabahattin Kudret Aksal'dır. Aksal'ın Beşiktaş sevgisi ve tutkusu şiirlerine yansımaz. Bu da Aksal'ın şiir anlayışından kaynaklanır. Aksal'ın şiirlerinde semt ya da mekân adları hemen hemen hiç yoktur. Bu nedenle de şairin Beşiktaş sevgisi kendisini yakından tanıyanlar dışında pek bilinmez. Sabahattin Kudret 1920 yılında Akaretler'de, Beşiktaş'tan Maçka'ya çıkan yokuşun sol yakasındaki "sıra ev"lerden sondan bir öncekinde dünyaya geldi. Çok küçük yaşta babasını kaybedince yine Beşiktaş'ta oturan anneannesinin ve kendisini büyüten eniştesinin evine taşındılar. Beşiktaş'taki 38. İlkokulu bitirince Işık Lisesi'ne gitti. Liseden sonra bir yıl Hukuk Fakültesi'nde okudu. Bir yanlışlık sonucu birinci sınıf sınavlarını vermeyince çok istediği Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne geçti. 1942 yılına kadar Beşiktaş'tan Beyazıt'a üniversiteye gidip geldi. Edebiyat Fakültesi'nin bulunduğu Zeynep Hanım Konağı yanınca fakülte Fındıklı'ya taşındı. Talihsiz bir olay okuduğu fakülteyi sevgili semtinin yakınına getirip bırakmıştı. Tenha kahvehaneleri seven Aksal Beşiktaş'ta, çarşı içinde böyle bir kahvede Cahit Sıtkı ile tanıştı

Cahit Sıtkı'nın İstanbul'da yaşadığı dönemlerde bu kahvede sık sık buluşup söyleştiler. Aksal'ın şair dostlarıyla buluştuğu başka bir mekân da Beşiktaş İskelesi'nin üstündeki kahve ve lokantaydı. Aksal'ın perşembe günleri Oktay Rıfat, Metin Eloğlu, Behçet Necatigil'le burada buluştuğu bilinmektedir. Sabahattin Kudret 1943'te evlendikten sonra 1970 yılına kadar yine Beşiktaş'ta Nüzhetiye Caddesi'ndeki 14 numaralı kâgir, 3 katlı ve bahçeli evde yaşadı. Bu ev, hafif bir yamacın üstünde bulunduğu için arkasından Boğaz'ın karşı kıyısı ve Üsküdar İskelesi gözüküyordu. Sabahattin Kudret eşi Münire Aksal'ın Kızıltoprak ve Feneryolu'ndaki ailesine cumartesi ve pazar günleri yatıya gittiklerinde bu semtlerin sessizliğinden ve tenhalığından sıkıldığını, dahası ürktüğünü ve civcivli Beşiktaş Çarşısı'nı, Beşiktaş'taki evini özleyiverdiğini hep anlatmıştır. Ne var ki 1970'te taşındığı Kadıköy'ü de, oturduğu Kızıltoprak'ı ve Fenerbahçe-Dalyan'ı da sonradan Beşiktaş kadar sevmiştir. Genç yaşta ölen Rüştü Onur'u da Beşiktaşlı saymak gerekir. Rüştü Onur 1920'de Devrek'te doğdu. Zonguldak'ta Çelikel Lisesi'nde okurken hastalandı. Hastalığının verem olduğu anlaşılması üzerine tedavi görmeye başladı ve lise öğrenimine ara verdi. Yeniden öğrenimine başladıysa da bir yandan öğrencilik hayatından uzak düşmüş olması, bir yandan hastalığının tekrarlaması nedeniyle okuldan ayrıldı. Bir yıl kadar Zonguldak'ta memurluk yaptı. Tedavi için Heybeliada Sanatoryumu'na yattı. Memleketine döndükten sonra hastalığı tekrarlayınca yine Heybeliada Sanatoryumu'na geldi. Burada tifodan yatan bir kızla tanıştı ve nişanlandı. Nişanlısının Beşiktaş'taki evinde kalmaya başladı. Geçimlerini sağlamak için bir yandan da Beşiktaş Çarşısı'nda yeşillik satıyordu. Nişanlısının 12 Kasım 1942'de ölümüyle sarsıldı. 1 Aralık 1942'de, Beşiktaş'taki Şair Leylâ Sokağı'ndaki evde öldü. Mezarı Beşiktaş'ta Yahya Efendi Mezarlığı'nda, nişanlısının mezarının yanındadır. Zonguldak'ta Çelikel Lisesi'nde öğretmenlik yapan bir başka Beşiktaşlı şairle, Behçet Necatigil'le kısa süren dostluğu Onur'un adının Beşiktaş'la birlikte anılmasında talihin hazırladığı garip bir rastlantı gibidir. Beşiktaşlı olmasalar bile Kabataş Lisesi'nde okumuş şairleri de bir ölçüde Beşiktaşlı saymak gerekir. Mülkiye Mektebi'nin Yıldız'da bulunduğu sıralarda bu okulda okumuş olan şairleri de... Behçet Necatigil'in Kabataş Lisesi'nden sevgili öğrencileri Muhteşem Sünter (19281985) ve Hilmi Yavuz (d. 1936) bunlardan hemen ilk akla gelenlerdir. Kabataş Lisesi'nde 4 yıl yatılı olarak okumuş olan Hilmi Yavuz da bir ölçüde Beşiktaşlıdır. 1950-1954 yıllarının Beşiktaş'ını Suatpark ve Gürel sinemalarıyla, Kambur'un bahçesiyle, çarşısıyla, kıyıdaki çay bahçeleriyle iyi tanır. Bir zamanlar şiir yazmış olan Hasan Pulur'dan, genç yaşta ölen ve "Komşunun Kızı" adlı şiir kitabıyla tanınan Tuna Arkun'dan söz eder. Hasan Pulur, Hilmi Yavuz ve Demir Özlü'nün 1953-54 yıllarında Dönüm adlı bir de edebiyat dergisi çıkardıkları bilinmektedir. Ergin Sander (d. 1937), sonradan ressam olarak tanınan Gürol Sözen (d. 1939), Cezmi Ersöz (d. 1959), Küçük İskender (d. 1964) Kabataş Lisesi'nden yetişmiş şairlerdir. Mülkiye Mektebi'nde okumuş olan Haluk Nihat Pepeyi (1901-1972) ve Kabataş Lisesi'nden sonra Mülkiye Mektebi'ni de bitiren Ömer Bedrettin Uşaklı (1904-1946) okulları nedeniyle Beşiktaşlı sayılmalıdırlar. Kabataş Lisesi'nde öğretmenlik yapmış Faruk Nafiz Çamlıbel, Zeki Ömer Defne, Ahmet Aymutlu, Oktay Tuncer gibi şairler de Beşiktaş'ın havasını solumuşlardır. Burada Behçet Necatigil'in adını bir kere daha anmak gerekir. Beşiktaş Kız Lisesi'nde felsefe öğretmenliği yapan şair Mehmet Karabulut'u, Uluğ Turanlıoğlu'nu, Ercüment Uçarı'yı da unutmamak koşuluyla... Bir süre Beşiktaş havasını solumuş olan şairlerden biri de Erdal Alova'dır. Çocukluğunun bir bölümü Beşiktaş'ta geçen Alova da 1950'li yılların sonlarında, değişim içindeki Beşiktaş'ı anarken yazlık sinemalardan, kıyıdaki çay bahçelerinden, çarşı içindeki balıkçılardan söz etmekten geri kalmaz.



SİNANPAŞA

Bir yanı bir uzun cami duvarı
Çılgın akan taşıtlar bir yanı
Caddeye inemezsin
Kalın demir parmaklık arada
Üç kişi ancak sığar
Dar geçit
Buradan geçeceksin!

Atmak için üstünden yorgunluğu
Biraz hava almaya
Dalgın gece uzakta
Bir ümit
Esintisi denizin.

Kim getirip bıraktı
İşte gene orada
O dar geçitte
Yapışık gibi duvara
Bir kadın iki çocuk -
Bulandı su
Gece karanlık.

Hatırla!

Tekerlekli koltukta
İnmeli ihtiyar
Kim getirip bırakırdı
Felçli bakışları
Sanki senin yakanda
Sabah karanlık.

Yetişmek için vapura
Yolunun üstü
Nereden geçeceksin
Daha çok berisinde
İnerek kaldırımdan
Çıkmış senden önce yola
Birini arar gibi
Cadde ortasında
Yürürdün bir süre
İnmeli ihtiyar
Geride kalınca
Gene eski kaldırım
Gene eski doğrultu
Hatırla!

Hep kendi çıkarında
Kaçardın, kaç
Bu çocuklar bu kadın
O sabahlar bu gece
İşte gene karşımda
Nefret ya da acıma
Şimdi ne yapacaksın?

-Görmedi kimse

İki kişi
Geliyordu öteden
Onlardan biri gibi
Hemen yanlarında
Sıyırdı ceketim
Demir parmaklıkları.

Ama bu son gece senin
Artık zor geçersin
Anla bir daha
Artık hep burada
Adam çocuklar kadın.

Behçet Necatigil


BARBAROS MEYDANI

Biliyorum, ayıp ve mânasız
Ama peşlerinden gidiyorum.
Gezmeye çıktıkları vakit
Ana kız.

Utanır da belki
Anasının sırtındaki
Yeldirmeden,
Kız bir adım önde gider
Sezdirmeden.

Beşiktaş'ta Barbaros Meydanı
Sağı anıt, solu türbe
Ortası kare şeklinde,
Parkıdır yoksulların
Bilhassa yaz ayları.

Fidanların, mezarların önünde
Yontulu taşlar çepeçevre,
Yer yer bankalar konulmuş
Meydana dolmuş millet,
Sıra sıra oturmuş.
Ah genç kız kalbi,
Sıralara bakar elbet.

Meydanın ilersi deniz kıyısı
Karaya çekilmiş kayıklar,
İskele gazinosu yanda
Sulara dökülmüş ışıklar,
Üsküdar şu karşısı.

O nemli topraklara
Ana çöker yorgun argın,
Kalmış gözü arkada
Kendi ayakta kızın

En gürültülü şarkılar
Çalarken plakta,
Onlar orda oturur
Denize bakarlar.
Avunmaya muhtaç bu gençlik
Ey kız anası ihtiyarlar,
Ey denizlerden esen serinlik.

Behçet Necatigil


BARBAROS MEYDANI II

O dediğim yere yaz mevsiminde
Geceleri sık sık giderdim.
Elektrik direkleri dibinde
Toplananlar yok şimdi.
Toz toprak içinde
Güreş eden çocuklar,
Top oynıyanlar yok şimdi.
Kol kola gezinen genç kızlar,
Peşlerinde dolaşanlar yok şimdi.
Garip adamlar görürdüm:
İçmiştiler, müthiş.
Zayıf kadınlar görürdüm :
Bitmiştiler, bitmiş.
Kalabalık aileler
Evlerinde duramamış,
Kalkıp gelmiştiler.
O dediğim deniz kenarında
Yavaş sesle konuşan
Kadınlar otururdu,
Kahkahayla gülüşen
Genç kızlar bulunurdu,
Hovarda hoyrat itişen
Delikanlılar dururdu.
Böyle miydi o vakitler burası
Mezarların, fidanların önünde
Beşiktaş'ın fakir fukarâsı
Hava alır, eğlenir, dinlenirdi.
Gece yarısına doğru
Barbaros meydanı halkı
Evlere dağılırdı
Erkekli kadınlı

Behçet Necatigil

ŞAİR LEYLA SOKAĞI

Payıma düşen toprak parçası
Senin de payına düşer.
Ayrılık gayrılık yok
Ölüm nefesinde nasıl olsa.
Amma henüz vakit erken
Daha gün
Karşı apartmanın balkonunda
Dur bakalım hele
Ben salata satayım
Şair Leyla Sokağında
Sen gene koş
Bez fabrikasındaki
Tezgahının başına.
Ölüm içimde
Ölüm dışımda
Ölüm talihsiz aşımda
Ölüm kuru başımda
Teselli benim gözyaşımda

Rüştü Onur


SEVDALI

Gönül sende, göz yolda kaldı;
Ne postacı semtime uğrar;
Ne turnalar selâm getirir;
Vefasız çıktın Beşiktaş'lım.

Katlanmaksa katlanıyorum,
Kimselere belli etmeden.

İyi kötü bir iş tutmuşum;
Acısı tatlısı hepsi bir.
Ha Ankara ha Çemişgezek;
Senden uzak olduktan sonra.

Nerde olsa yaşıyor insan;
Nerde olsa bir gün ölmek var.

Sen ilk aşkım, ilk gözağrımsın;
Dünyalara değişmem seni.
Keyfimden uçtuğum oluyor,
Rüyama girdiğin geceler.

Bayram sabahı bile olsa,
Sensiz doğan günü neyleyim.

Cahit Sıtkı Tarancı


ABBAS

Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlüme.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yenibaştan.

Cahit Sıtkı Tarancı



BEŞİKTAŞ TRAMVAYI

Bahçemdeki dut ağacı
vurdu ince dallarıyla penceremin camına,
bir Beşiktaş tramvayı geldi aldı beni,
bir Beşiktaş tramvayı götürdü sana.

Çemberlitaş, Şehzadebaşı, Saraçhane.
Almışım parmaklarını ellerime,
Beşiktaş tramvayında giderim yâne yâne.

Terzi Adem, berber Ali,
dikimaneden Emine Teyze
ve Makbule.
Üç sarışın birader,
Kapalıçarşı terlikçileri.
Bir küçükük simitçi çocuk,
levent bir hizmet eri.

Hep iyi insanlar bunlar.
Dert yüzü görmesinler.
Eksik olmasınlar.
Vatman ağabeyimiz de eksik olmasın.
Her akşam böyle götürsünler seni evine,
bir elinde gönlüm benim,
bir elinde sefertasın.

A. Kadir


BİR BEŞİKTAŞ ŞİİRİ

Gök kurşun kubbeydi, köpüktü deniz
Ve bir mavi ufkun ardında.
Rüyadaydı gözlerimiz.
Yurdum, sanki renk olmuştu gözlerin
Ve gözlerin bir nazireydi,
Türk mihrabının mavi çinisine.
Bayrağımın alı gölgeydi dudaklarına.
Haleydi kirpiklerin Beşiktaş akşamlarına.
Ne Mecnun gördü sencileyin nazenini,
Ne Yahya Kemal seyretti böyle bir cemali.
Ve Nedim rüyasında bile görmüş olsaydı gözlerini,
"Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim."
Demezdi elbet,
Ey sabahları yosun, akşamları yağmur kokan
Beşiktaş sahillerinin bembeyaz zambağı.
Bir gün bir toprak siperde.
Can versem de ben.
Ardımda bir sen kalacaksın, bir de vatan.
Ve ruzi mahşerde bile gönlüm,
Yalnız seni tahattür edecek seni!
Gözlerimde ne sis, ne bir damla yaş,
Ruhumda bütün vatan, ufkumda mavi Beşiktaş...

Uluğ Turanlıoğlu


SEMT-İ BEŞİKTAŞ

beşiktaş pazarı kambur ve bir yamuk cin/kör
sıcak altında boya gibi eriyor

sahil şeridinin şirketleri /barbaros türbesi dahil
silgi gibi bir sesle sessizlik uyanıyor ortalıkta
kara sineklerin darağacındaki koşusu çarpılırken

deniz cuma namazı cemaat ve ölü musalla taşındaki
sinan paşa camiinin serin türbesi civarında
kediler aşkın patlamasını mı bekliyor ki
beşiktaş gusulhanesinin imbiğinden
sırtıma iğne gibi batınca göğüs başları

ilgi alanımı çekiyordu / ıhlamurda eğri büğrü bir sokak
hadaik-i hassa/etten duvarla çevrilmiş iri çınar ağaçlar
jeton telefon hafif parmak izleri deniz müzesi
işim çağımın terliksi hayvanı olarak /ortada görünmek

halkıma ıvır zıvır şeyleri göstermek ve
şirket-i hayriye vapurlarını
ziraat bankası önünde bir sap karanfille / boyu uzayan imamı
susamasını atış poligonundaki tüfeklerin
eski bakla tarlalarındaki gelinciklerin ıslık oyunlarını
yağmurların üzerlerinden beyaz saçlarımın
son güçlü nilüferleri koşuşurken

dikenli teller arasında bir zarif / içinde mektubu var
kirli /ki sahibine /ki sahibine ulaşmamış olacak / mahzun
saçı siyah bir lâle erotik bir alyans gibi
sarhoş ve dilrûbaydı aynalar

gökyüzü kadar büyük bir simit yiyordum deli gibi
en önemlisi sabahları dili/suz-i dilâradan
kandı musa / bu nedenlerle sami ırkı testilerine
lût gölünün dibindeki

Ercüment Uçarı